İcra ve İflas

Alacak Davası

Alacak Davası

Alacak davası, alacaklının (talepte bulunan kişi), borçlunun (ödemekle yükümlü kişi) edimini yerine getirmemesi nedeniyle mahkemeden belirli bir paranın veya parayla ölçülebilen bir edimin hüküm altına alınmasını istemesidir. Bu dava, çoğu zaman “para alacağının tahsili” amacıyla açılır; ancak talebin dayanağı kira, satış, eser, hizmet, vekâlet gibi bir sözleşme olabileceği gibi haksız fiil (hukuka aykırı eylem) veya sebepsiz zenginleşme (haklı bir neden olmadan malvarlığı artışı) de olabilir. Uygulamada alacak davasının başarısı, alacağın kaynağını doğru kurmak, muacceliyeti (vadesinin gelmiş olmasını) göstermek ve doğru delil planını kurmakla yakından ilişkilidir.

Özet Bilgi

  • Zamanaşımı Süreleri: Alacak davasında zamanaşımı süresi genellikle 10 yıldır. Ancak, bazı alacak türleri için bu süre 5 yıl olabilir.
  • Muacceliyet Şartı: Alacak davası açılabilmesi için alacağın muaccel olması (vadesinin gelmesi) gerekmektedir. Aksi takdirde dava "erken açılmış" sayılabilir.
  • Gerekli Belgeler: Alacak davasında, alacağın kaynağına göre sözleşme, fatura, dekont gibi belgelerin sunulması gerekmektedir. Ayrıca, borçlunun temerrüde düşürülmesi için ihtar belgesi de önemlidir.
  • Cezalar ve Masraflar: Yanlış dava türü seçimi veya görevli mahkemenin yanlış belirlenmesi, davanın usulden reddine ve masraf artışına neden olabilir.

Yargılama sürecinde mahkeme, yalnız “borç var mı” sorusunu değil; borcun hangi hukuki ilişkiden doğduğunu, ne zaman muaccel olduğunu, borçlunun temerrüde (gecikmeye) düşürülüp düşürülmediğini ve talep edilen faizin türünü de denetler. Bu nedenle alacak davası, basit bir “tahsil” mekanizması değil; doğru kurgu ve ispat gerektiren bir süreçtir. Aşağıda, alacak davasının temel başlıkları, uygulamadaki kritik noktalar ve sık yapılan hatalar, kaynak başlık yapısı korunarak sistematik biçimde ele alınmıştır.

Alacak Davası Nedir?

Alacak davası, bir kişi veya kurumun, karşı taraftan olan parasal talebini mahkeme kararıyla belirli hâle getirmesini ve gerektiğinde icra yoluyla tahsil edebilmesini sağlayan dava türüdür. Davanın konusu çoğunlukla para borcudur; ancak para ile ölçülebilen edimler de (örneğin belirli bir bedelin iadesi) bu kapsamda talep edilebilir. Dava, alacağın varlığını ve miktarını hukuken tespit ettirirken aynı zamanda hükmün icra edilebilir olmasını hedefler.

Uygulamada alacak davası, “eldeki belgelerle doğrudan icraya gidilebilir mi” sorusundan bağımsız düşünülmemelidir. Çünkü bazı durumlarda icra takibi hızlıdır; ancak borçlu itiraz ederse takip durur ve uyuşmazlık yine mahkemeye taşınır. Buna karşılık alacak davası, süresi daha uzun olabilse de alacağın varlığını kesin biçimde ortaya koyan bir hüküm üretir.

Mahkemeler, iddianın soyut bırakılmasını kabul etmez. Alacağın kaynağı (sözleşme, haksız fiil, sebepsiz zenginleşme), alacağın muaccel olduğu tarih ve talep edilen faizin başlangıcı gibi unsurların somutlaştırılması gerekir. Muacceliyet (vade gelmesi) gösterilemezse, dava “erken açılmış” sayılabilir. Bu sebeple alacak davası, yalnız hakkın varlığına değil; hakkın talep edilebilir hâle geldiğinin doğru kurulmasına dayanır.

Alacak Davası Türleri Nedir?

Alacak davası türleri, borcun hangi kaynaktan doğduğuna göre ayrılır. Uygulamada üç temel kategori öne çıkar: sözleşmeden doğan alacaklar, haksız fiilden doğan alacaklar ve sebepsiz zenginleşmeden doğan alacaklar. Bu ayrım yalnız teori değildir; görevli mahkemeyi, ispat araçlarını ve zamanaşımı değerlendirmesini etkiler. Örneğin sözleşmeye dayalı bir talepte, sözleşmenin varlığı ve içeriği öncelikli iken; haksız fiilde zararın ve illiyet bağının (neden-sonuç ilişkisinin) kurulması daha merkezî hâle gelir.

Yanlış dava türü seçimi, davanın reddine veya gereksiz yere uzamasına neden olabilir. Sözleşme ilişkisi varken “sebepsiz zenginleşme” iddiasına dayanmak ya da haksız fiil varken yalnız sözleşme hükümlerine yaslanmak, talebin hukuki temelini zayıflatır. Bu nedenle dilekçede, alacağın hangi hukuki ilişki içinde doğduğunun net biçimde açıklanması gerekir.

Aşağıdaki tablo, uygulamada en sık karşılaşılan alacak türlerini pratik yönleriyle kıyaslar:

Kaynakİspatta Odak NoktaTipik DelillerUygulamada Risk
SözleşmeBorcun doğumu ve muacceliyetSözleşme, fatura, dekont, teslim/ifa kayıtlarıSözleşme maddelerinin yanlış yorumlanması
Haksız fiilKusur, zarar ve illiyet bağıRaporlar, bilirkişi, tanık, yazışmalarZararın ispatlanamaması veya bağın kopması
Sebeptsiz zenginleşmeHaklı sebep yokluğu ve iade kapsamıBanka kayıtları, ödeme belgeleri, muhasebe evrakı“Haklı sebep” iddiasının çürütülememesi

Alacak Davası Açılabilmesinin Şartları Nedir?

Alacak davası açılabilmesi için öncelikle hukuken geçerli bir alacağın varlığı gerekir. Bu alacağın, talep edilebilir hâle gelmiş olması yani muaccel olması (vadesinin gelmesi) temel koşuldur. Muacceliyet; sözleşmede belirlenen vade, işin tamamlanması, teslimin gerçekleşmesi veya borcun istenebilir hâle geldiği başka bir hukuki olayla ortaya çıkabilir. Muaccel olmayan alacak için açılan dava, esasa girilmeden veya esastan reddedilebilir.

İkinci şart, alacağın ödenmemiş veya eksik ödenmiş olmasıdır. Kısmi ödeme varsa, davacı kalan tutarı ve bunun nasıl hesaplandığını açıkça göstermelidir. Üçüncü şart ise zamanaşımı (kanunda öngörülen süre) bakımından talebin ileri sürülebilir olmasıdır. Zamanaşımına uğramış bir alacak, borçlunun itirazı hâlinde dava bakımından ciddi risk oluşturur. Bu nedenle dava öncesi süre hesabı, hukuki nitelik tespitiyle birlikte yapılmalıdır.

Uygulamada kritik bir diğer başlık, borçlunun temerrüde düşürülmesidir. Temerrüt, borçlunun edimini zamanında yerine getirmemesi ve ihtara rağmen gecikmesinin devam etmesi hâlidir. Bazı ilişkilerde ihtar şart değildir; ancak çoğu durumda ihtar, faizin başlangıcı ve borçlunun iyi niyet iddialarının sınırlandırılması açısından önem taşır. En sık yapılan hata, “alacağım var” düşüncesiyle ihtar, hesap dökümü ve delil hazırlığı yapılmadan dava açılmasıdır.

Alacak Davası Görevli Mahkeme Nedir?

Görev, uyuşmazlığın hangi tür mahkemede görüleceğini ifade eder ve kamu düzenine ilişkindir; yani mahkemece re’sen (kendiliğinden) dikkate alınır. Alacak davasında görevli mahkeme, alacağın kaynağına ve tarafların hukuki statüsüne göre değişir. Sözleşmeden doğan birçok alacakta genel görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesi olabilir; ancak uyuşmazlık ticari nitelik taşıyorsa Asliye Ticaret Mahkemesi, işçi-işveren ilişkisinden doğuyorsa İş Mahkemesi görevli hâle gelir. Kira ilişkisinden kaynaklanan bazı taleplerde ise Sulh Hukuk Mahkemesi gündeme gelebilir.

Görev yanlış belirlenirse, davanın usulden reddi veya dosyanın görevli mahkemeye gönderilmesi söz konusu olur. Bu, zaman kaybı ve masraf artışı demektir. Uygulamada sık yapılan hata, taraflardan birinin tacir olması nedeniyle her alacağın “ticari dava” sanılmasıdır. Ticari nitelik değerlendirmesinde yalnız taraf sıfatı değil, ilişkinin mahiyeti ve işin ticari işletmeyle bağlantısı da önemlidir.

Aşağıdaki liste, görev değerlendirmesinde pratik kontrol noktaları sunar:

  • İşçilik alacakları (ücret, fazla çalışma, kıdem/ihbar): Dava şartları (örneğin arabuluculuk) ve görev özel düzenlemelere tabidir.
  • Ticari alacaklar: Fatura, cari hesap, ticari satış gibi ilişkilerde ticaret mahkemesi gündeme gelebilir.
  • Tüketici işlemleri: Mal veya hizmeti kişisel amaçla edinen taraf varsa tüketici mahkemesi yetkisi değerlendirilebilir.

Görev tespiti yapılmadan açılan dava, alacağın haklı olmasına rağmen süreçte telafisi güç gecikmelere yol açabilir. Bu nedenle dava öncesi ilk analiz adımı, alacağın hukuki niteliğine göre görevli mahkemeyi netleştirmektir.

Alacak Davası Yetkili Mahkeme Nedir?

Yetki, davanın hangi yer mahkemesinde açılacağını belirler. Genel kural, davalının yerleşim yeri mahkemesinin yetkili olmasıdır. Bununla birlikte, sözleşmeden doğan uyuşmazlıklarda ifa yeri (borcun yerine getirileceği yer) mahkemesi de yetkili olabilir. İfa yeri, sözleşme hükmüyle belirlenmişse bu hüküm önem kazanır; belirlenmemişse borcun niteliğine göre değerlendirme yapılır. Örneğin para borcunda ödeme yeri tartışmaları, yetki analizini etkileyebilir.

Ticari ilişkilerde, şirket merkezinin bulunduğu yer veya sözleşmenin ifa edildiği yer gibi alternatifler gündeme gelebilir. Ancak yetki kuralları her zaman tarafların serbestçe değiştirebileceği bir alan değildir. Bazı uyuşmazlıklarda kesin yetki (mutlaka belirli yerde dava açılması) söz konusu olabilir. Bu nedenle yetkiyi “kolaylık” kriteriyle değil, hukuki kuralla belirlemek gerekir.

Uygulamada en sık görülen hata, alacaklının kendi bulunduğu yerde dava açmayı “doğal” kabul etmesidir. Bu tercih, davalının yetki itirazı ile davanın uzamasına yol açabilir. Ayrıca sözleşmedeki yetki şartının geçerli olup olmadığı da ayrıca değerlendirilmelidir. Özellikle tüketici işlemlerinde yetki kaydı sınırlamalara tabi olabilir ve aleyhe sonuç doğurabilir.

Sağlıklı bir yetki analizi için, dava dilekçesi hazırlanırken şu üç unsur birlikte kontrol edilmelidir: davalının yerleşim yeri, sözleşmenin ifa yeri ve uyuşmazlık türüne ilişkin özel yetki hükümleri. Bu kontrol, ilk aşamada küçük görünse de yargılamanın hızını doğrudan etkiler.

Alacak Davası Zamanaşımı Süreleri Nedir?

Zamanaşımı, alacak hakkının belirli bir sürenin geçmesiyle dava yoluyla ileri sürülebilirliğinin sınırlanmasıdır. Önemli bir ayrım şudur: Zamanaşımı, hakkı kendiliğinden ortadan kaldırmaz; borçlu tarafından ileri sürüldüğünde talebin reddine yol açabilecek bir savunma aracıdır. Bu nedenle süre hesaplaması, davanın stratejik temelidir. Zamanaşımı süresi, alacağın kaynağına göre değişir; genel süreler bulunmakla birlikte kira, işçilik, kambiyo senetleri gibi alanlarda daha kısa süreler görülebilir.

Süre hesabında başlangıç anı çoğu kez muacceliyet ile bağlantılıdır. Haksız fiil ve sebepsiz zenginleşme gibi alanlarda ise öğrenme anı (zararın ve failin öğrenilmesi gibi) belirleyici olabilir. Uygulamada sık yapılan hata, “öğrenme” kavramının gerçekte hangi tarihe tekabül ettiğinin somutlaştırılmamasıdır. Mahkemeler, genel ifadeleri yeterli görmez; olayın hangi belgelerle ne zaman öğrenildiği somutlaştırılmalıdır.

Zamanaşımını etkileyen iki kritik mekanizma daha vardır: kesilme ve durma. Kesilme, süreyi sıfırlayıp yeniden başlatan hâlleri; durma ise belirli bir dönemde sürenin işlememesini ifade eder. Bu kurumların uygulanması, alacağın türüne ve somut olayın özelliklerine göre değişir. Bu nedenle “zamanaşımı kesildi” gibi soyut bir iddia, mutlaka somut işlem ve tarih ile desteklenmelidir.

Pratikte en güvenli yaklaşım, zamanaşımı tartışmasına mecbur kalmadan, alacak talebini mümkün olan en erken aşamada somut delillerle ileri sürmek ve süreyi kesen/durduran işlem varsa bunu dilekçede açıkça göstermektir.

Alacak Davası Eda Davası Mıdır?

Alacak davası, kural olarak bir eda davasıdır. Eda davası, davalının belirli bir edimi yerine getirmeye mahkûm edilmesinin istendiği davadır. Buradaki “eda”, çoğu zaman para ödeme yükümlülüğüdür. Alacak davasında davacı, mahkemeden “şu tutarın ödenmesine” veya “şu bedelin iadesine” karar verilmesini talep eder. Bu nitelik, kararın icra edilebilirliğini doğrudan etkiler; çünkü eda hükmü, ilamlı icraya konu olabilir.

Uygulamada eda talebinin doğru kurulması gerekir. Talep sonucunda miktar, faiz türü (örneğin yasal faiz) ve faizin başlangıç tarihi belirsiz bırakılırsa, hükmün icrasında sorun yaşanabilir. Mahkeme, talep sonucu net değilse “taleple bağlılık” ilkesi gereği kendiliğinden düzeltme yapamayabilir. Bu nedenle alacak kalemlerinin ayrı ayrı gösterilmesi, gerekiyorsa hesap dökümü eklenmesi önem taşır.

Alacak davasının bazı durumlarda kısmi dava veya belirsiz alacak davası şeklinde açılması gündeme gelebilir. Belirsiz alacak davası, alacak miktarının dava açılırken tam ve kesin belirlenemediği hâllerde, asgari bir miktar gösterilerek açılabilen dava türüdür. Burada amaç, deliller toplandıkça talebi netleştirebilmektir. Ancak “belirsizlik” iddiası, gerçekten objektif bir belirsizliğe dayanmalıdır; aksi hâlde usulî riskler doğabilir.

Bu çerçevede alacak davasının eda davası olması, davacıya güçlü bir icra kabiliyeti sağlar; fakat bu avantaj, talep sonucunun teknik olarak doğru kurulmasına bağlıdır.

Alacak Davası Nasıl Açılır?

Alacak davası açma süreci, disiplinli bir hazırlık gerektirir. İlk adım, alacağın dayanağını gösteren belgelerin toplanmasıdır: sözleşme, fatura, sevk/teslim belgeleri, banka dekontları, yazışmalar ve varsa ihtarname örnekleri. İkinci adım, alacağın hangi hukuki ilişkiye dayandığının belirlenmesi ve bu ilişkiye göre görevli-yetkili mahkemenin tespitidir. Üçüncü adım ise talep kalemlerinin ve faiz başlangıcının netleştirilmesidir. Bu aşamada, borçluya ihtar gönderilmişse ihtarın içeriği ve tebliği ayrıca önem taşır.

Dava dilekçesinde, olaylar kronolojik biçimde anlatılmalı; her iddia, dayanağı olan delille ilişkilendirilmelidir. “Borç ödenmedi” şeklindeki genel cümleler yerine, “şu tarihte şu bedel doğdu, şu tarihte muaccel oldu, şu tarihte ödeme yapılmadı, şu işlemle temerrüt oluştu” gibi bir iskelet kurulmalıdır. Temerrüt (borcun gecikmesi) faizin başlangıcı açısından çoğu dosyada belirleyici olduğundan, dilekçede temerrüdün nasıl oluştuğu somutlaştırılmalıdır.

Yargılama giderleri ve harçlar bakımından dava değerinin doğru belirlenmesi gerekir. Dava değeri yanlış yazılırsa, eksik harç tamamlatma işlemleri nedeniyle zaman kaybı yaşanabilir. Ayrıca bazı uyuşmazlıklarda dava şartı olarak arabuluculuk veya özel başvuru süreçleri gündeme gelebilir. Bu tür şartlar yerine getirilmeden dava açılırsa usulden ret riski doğabilir.

Son aşamada, dilekçe ekleri düzenli bir şekilde sunulmalı; hesap dökümü, kalem kalem gösterilerek mahkemenin incelemesini kolaylaştırmalıdır. Uygulamada başarıyı artıran temel unsur, davayı “belge ve hesap düzeni” içinde, baştan doğru kurmaktır.

Alacak Davası Mı İcra Takibi Mi?

Alacaklının önünde çoğu zaman iki yol bulunur: mahkemede alacak davası açmak veya icra dairesi üzerinden icra takibi başlatmak. Hangi yolun seçileceği, eldeki belgenin niteliği ve alacağın çekişmeli olup olmadığıyla doğrudan ilişkilidir. Eğer alacak, açık ve güçlü belgelerle destekleniyor ve borçlunun itiraz ihtimali düşük görünüyorsa icra takibi hızlı sonuç verebilir. Ancak borçlu itiraz ederse, süreç yine mahkemeye taşınabilir ve bu kez itirazın kaldırılması/iptali gibi ilave süreçler gündeme gelir.

Alacak davası ise daha uzun bir yargılama gerektirebilse de, alacağın varlığını hükümle tespit eder ve karar icra edilebilir hâle gelir. Çekişmeli dosyalarda alacak davası, “başta zaman” maliyeti doğursa da “sonuçta kesinlik” avantajı sağlar. Bu nedenle stratejik değerlendirme yapılmadan icra yoluna gidilmesi, çoğu dosyada beklenen hız avantajını ortadan kaldırabilir.

Uygulamada sık yapılan hata, borçlunun itiraz edeceği açıkken icra yoluna gidip zaman kaybetmektir. Bir diğer hata da, icra takibiyle istenebilecek kalemlerin (faiz başlangıcı, masraflar, fer’iler) hesaplanmadan takip başlatılmasıdır. Bu durum, itiraz sonrası davaya dönüştüğünde alacaklının iddiasını zayıflatabilir.

Sağlıklı bir tercih için, alacağın belgesel gücü, borçlunun ödeme davranışı, zamanaşımı riski ve tahsil kabiliyeti birlikte değerlendirilmelidir. Amaç yalnız “bir işlem başlatmak” değil; en kısa yoldan en güçlü sonuca ulaşmaktır.

Alacak Davası Kesinleşmeden İcraya Konulabilir Mi?

Alacak davası sonunda verilen hükmün icraya konulup konulamayacağı, kararın niteliğine göre değerlendirilir. Genel çerçevede, eda hükmü içeren pek çok karar, kesinleşme beklenmeden icra edilebilir. Bu, alacaklının hükmü aldıktan sonra tahsil aşamasına geçebilmesi açısından önemlidir. Ancak uygulamada, bazı karar türlerinde kesinleşme şartı aranabildiği veya icranın sınırlarının farklılaştığı görülür. Bu nedenle “her karar kesinleşmeden icra edilir” şeklindeki genelleme doğru değildir.

Pratikte dikkat edilmesi gereken hususlardan biri, borçlunun icranın geri bırakılması gibi başvurularla süreci yavaşlatma ihtimalidir. Ayrıca borçluya ait malvarlığının tespiti ve haciz kabiliyeti, icra aşamasının etkinliğini belirler. Bir ilamın icraya konulabilmesi, tahsilin otomatik olacağı anlamına gelmez; borçlunun malvarlığına ulaşılabilirlik her zaman ayrı bir dosya gerçeğidir.

Uygulamada sık yapılan hata, hüküm elde edilir edilmez icra başlatıp, alacak kalemleri ile ilamın kapsamını tam örtüştürmeden işlem yapmaktır. İlamda hüküm altına alınmayan bir kalemin takipte istenmesi, şikâyet ve iptal riskleri doğurabilir. Bu nedenle ilamın hüküm fıkrası (karar sonucu) dikkatle incelenmeli, takip talebi bu kapsamla uyumlu kurulmalıdır.

Sonuç olarak alacak davasında icra aşaması, davanın devamı niteliğinde teknik bir süreçtir. Başarı, ilamın kapsamını doğru okumaya, fer’ileri (faiz, yargılama gideri gibi ek kalemler) doğru hesaplamaya ve borçlunun malvarlığına yönelik doğru strateji kurmaya bağlıdır.

Sözleşmeden Kaynaklı Alacak Davası ve Türleri Nedir?

Sözleşmeden kaynaklı alacak davası, taraflar arasındaki sözleşmenin ihlali veya eksik ifası nedeniyle doğan parasal talebin mahkemede ileri sürülmesidir. Sözleşme türüne göre alacağın doğumu ve muacceliyet farklılaşır. Kira ilişkisinde kira bedeli dönemsel olarak muaccel olurken; eser sözleşmesinde işin teslimi ve kabul süreçleri muacceliyet tartışmalarını belirleyebilir. Satış sözleşmesinde teslim ve bedel arasındaki ilişki, def’iler (örneğin “ayıp” iddiası) nedeniyle daha karmaşık hâle gelebilir.

Bu davalarda ispatın merkezinde, sözleşmenin varlığı, tarafların borçları ve edimlerin hangi aşamada olduğu bulunur. Sözleşme yazılı değilse, yazışmalar, ödeme kayıtları, sevk irsaliyeleri, teslim tutanakları gibi dolaylı deliller kritik hâle gelir. Ancak delil düzeni dağınık ise mahkemenin olayı anlaması zorlaşır ve yargılama uzar. Bu nedenle sözleşmeye dayalı alacaklarda, “olay kronolojisi + belge zinciri” birlikte kurulmalıdır.

Uygulamada en sık yapılan hata, sözleşmenin temel hükümleri (vade, ifa yeri, cezai şart, faiz şartı gibi) incelenmeden genel bir alacak davası kurgulanmasıdır. Örneğin sözleşmede cezai şart varsa, bunun talep edilebilirliği ve koşulları ayrıca değerlendirilmelidir. Keza sözleşmede yetki kaydı varsa, yer mahkemesi tercihi bu hükümle uyumlu kurulmadığında yetki itirazı ile süreç uzayabilir.

Sözleşmeden doğan alacak davalarında başarılı sonuç, sözleşme maddelerinin doğru yorumlanmasına, muacceliyetin somutlaştırılmasına ve karşı tarafın muhtemel savunmalarına (ayıp, ifa eksikliği, mahsup iddiası gibi) daha dilekçe aşamasında hazırlıklı olunmasına bağlıdır.

Sebeptsiz Zenginleşmeden Kaynaklı Alacak Davası Nedir?

Sebeptsiz zenginleşme, bir kişinin malvarlığının haklı bir hukuki sebep olmadan artması ve bu artışın başka bir kişinin malvarlığında azalmaya yol açması hâlidir. Bu durumda, zenginleşenin iade borcu doğar. Sebepsiz zenginleşmeye dayalı alacak davası, çoğu zaman yanlış ödeme, geçersiz sözleşmeye dayanılarak yapılan ödeme veya bir hizmet/edimin karşılıksız kalması gibi durumlarda gündeme gelir. Burada kritik olan, “neden zenginleşti” sorusuna verilen cevaptır: Haklı bir sebep yoksa iade talebi güçlenir.

Bu dava türünde ispat, yalnız ödemenin yapıldığını göstermeyi değil; ödemenin haklı bir sebebe dayanmadığını da ortaya koymayı gerektirir. Örneğin banka dekontu, ödeme yapıldığını gösterebilir; ancak borçlu, ödemenin bir sözleşme ilişkisinin karşılığı olduğunu iddia edebilir. Bu noktada, taraflar arasındaki ilişkinin kapsamı ve ödeme açıklamaları önem kazanır. Uygulamada ödeme açıklaması boş olan veya farklı bir ilişkiye işaret eden işlemler, ihtilafı büyütebilir.

Sebeptsiz zenginleşmede iade kapsamı da teknik bir konudur. İade, kural olarak zenginleşme ölçüsünde gündeme gelir; zenginleşmenin geri verilmesi mümkün değilse bedel iadesi tartışılır. Ayrıca iadenin hangi tarihten itibaren hangi faizle isteneceği, temerrüt değerlendirmesine bağlıdır. Bu nedenle dava dilekçesinde, iade borcunun doğduğu an ve temerrüt süreci net kurulmalıdır.

En sık hata, sözleşmeye dayanılması gerekirken sebepsiz zenginleşmeye gidilmesidir. Sebepsiz zenginleşme, çoğu zaman “ikincil” bir dayanak olarak değerlendirilmeye elverişlidir. Sözleşme ilişkisi açıkken yalnız bu kuruma dayanmak, hukuki temel zayıflığına yol açabilir.

Haksız Fiilden Kaynaklı Alacak Davası Nedir?

Haksız fiil, hukuka aykırı bir davranışla başka bir kişinin zarar görmesine yol açan eylemdir. Haksız fiilden kaynaklı alacak davası, zarar görenin maddi zararını ve uygun şartlarda manevi zararını tazmin ettirmek amacıyla açılır. Bu davalarda yalnız “zarar var” demek yeterli değildir; zararın miktarı, kusur, hukuka aykırılık ve illiyet bağı (zararla eylem arasındaki bağlantı) birlikte ortaya konulmalıdır.

İspat düzeni çoğu zaman bilirkişi incelemesine dayanır. Zararın hesaplanması, değer kaybı, iş göremezlik, tedavi gideri gibi kalemlerde teknik raporlar belirleyici olabilir. Ancak bilirkişi raporu, doğru sorular sorulmadan ve doğru veri sunulmadan tatmin edici sonuç üretmeyebilir. Bu nedenle dava hazırlığında, hangi zarar kalemlerinin talep edildiği, bunların hangi belgeyle desteklendiği ve hangi hesap yönteminin benimsendiği açık olmalıdır.

Uygulamada sık yapılan hata, haksız fiil iddiasının yalnızca “olay anlatımı” olarak bırakılmasıdır. Mahkeme, eylemin hukuka aykırılığını, kusurun varlığını ve illiyet bağını somutlaştırılmış verilerle görmek ister. Bu nedenle olay yeri tutanağı, kamera kaydı, rapor, tanık beyanı, yazışmalar gibi delillerin zincir hâlinde kurulması gerekir. Bir diğer hata, zarar kalemlerinin birbirine karıştırılmasıdır; örneğin maddi zarar ile yoksun kalınan kazanç (kazanç kaybı) aynı mantıkla ispatlanamaz.

Haksız fiil kaynaklı alacak davalarında başarı, “hukuki unsurların” (kusur, zarar, bağ) her birinin ayrı ayrı ispatına ve talebin teknik hesaplarla desteklenmesine bağlıdır. Bu yapı kurulduğunda mahkemenin değerlendirme alanı netleşir ve yargılama daha öngörülebilir hâle gelir.

SSS

Alacak davasında faizi hangi tarihten itibaren isteyebilirim?

Faiz başlangıcı, alacağın muaccel olduğu tarih ve borçlunun temerrüde düşürülme biçimine göre belirlenir. Bazı ilişkilerde temerrüt, ihtarname ile; bazı hâllerde ise vade tarihinin gelmesiyle doğabilir. Dilekçede faizin türü ve başlangıç tarihi açık yazılmalı, dayanağı olan işlem veya tarih somutlaştırılmalıdır.

Belge yoksa alacak davası açılamaz mı?

Belgesiz dava açmak teorik olarak mümkün olsa da pratikte ispat zorluğu doğurur. Yazılı delilin bulunmadığı dosyalarda, kanunun izin verdiği ölçüde tanık, yazışmalar, banka kayıtları, teslim belgeleri gibi dolaylı delillerle ispat planı kurulabilir. Ancak delil stratejisi baştan kurgulanmazsa davanın reddi riski artar.

Yanlış mahkemede dava açarsam ne olur?

Görev yanlışsa mahkeme dosyayı görevli mahkemeye gönderebilir veya usule ilişkin sonuçlar doğabilir. Yetki yanlışsa davalı yetki itirazında bulunabilir ve dosya yetkili mahkemeye taşınabilir. Her iki durumda da süreç uzar, masraflar artar ve tahsil gecikir.

Alacak davası ile icra takibi aynı anda yürütülebilir mi?

Somut olaya göre değişmekle birlikte, aynı alacak için paralel süreçler yönetilirken mükerrer tahsil ve çelişkili sonuç riski doğabilir. Elinizde güçlü belge varsa icra takibi tercih edilebilir; alacak çekişmeli ise dava yoluyla hüküm elde etmek daha güvenli olabilir. Strateji, delil gücü ve borçlunun itiraz davranışı birlikte değerlendirilerek kurulmalıdır.

Hukuki Denetim
Fatih Tahancı Denetlenme Tarihi:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir