Aile Hukuku

Boşanmanın Sonuçları Nelerdir?

Boşanmanın Sonuçları Nelerdir

Boşanma davası açmayı düşünen veya süreci yaşayan kişilerin en çok merak ettiği konu, “Boşanmanın Sonuçları Nelerdir?” sorusunun yalnızca evliliğin bitmesiyle sınırlı olup olmadığıdır. Uygulamada boşanma kararı, tarafların medeni hâlini değiştirmekle kalmaz; kişisel statü (soyadı, yeniden evlenme gibi), çocuklara ilişkin düzenlemeler (velayet, kişisel ilişki, iştirak nafakası) ve mali sonuçlar (tazminat, yoksulluk nafakası, mal rejiminin tasfiyesi) bakımından çok katmanlı etkiler doğurur. Ayrıca mahkeme kararının niteliği gereği, bazı sonuçlar kendiliğinden doğarken bazı hakların kullanılabilmesi için talep ve ispat gerekir. Bu yazıda, boşanmanın hukuki sonuçlarını sistematik biçimde ele alacak; Yargıtay’ın özellikle önem verdiği “kusur”, “ispat yükü” ve “çocuğun üstün yararı” gibi başlıklarda uygulamayı yönlendiren kritik noktaları açıklayacağız. Süreçte sık yapılan hatalara da ayrıca değinerek, hak kaybı risklerini azaltmaya yönelik pratik bir çerçeve sunacağız.

Özet Bilgi

  • Boşanmanın Hukuki Sonuçları: Boşanma, tarafların medeni hâlini değiştirir ve kişisel statü, çocuklar ve mali sonuçlar gibi birçok alanda etkiler.
  • Zina İle Boşanma: Zina, boşanma davasında önemli bir sebep olup, fiilin ispatı ve öğrenim süresi kritik öneme sahiptir.
  • Terk İddiası: Terk davasında, terk eden eşe usulüne uygun ihtar gönderilmesi ve ihtara rağmen dönmeme durumunun ispatlanması gereklidir.
  • Akıl Hastalığı Sebebiyle Boşanma: Akıl hastalığı, kişinin irade hâkimiyeti yoksa kusur yüklenemeyeceği özel bir boşanma sebebidir.
  • Zina

    Zina, evlilik birliği devam ederken eşlerden birinin üçüncü bir kişiyle isteyerek cinsel ilişkiye girmesi şeklinde tanımlanan, kusura dayalı ve özel bir boşanma sebebidir. Bu sebebe dayanıldığında mahkemenin odaklandığı ana mesele, “fiilin gerçekleşip gerçekleşmediği” ve “davacı eşin bu fiili öğrendikten sonra hakkını süresinde kullanıp kullanmadığı”dır. Uygulamada en büyük uyuşmazlık, zinanın doğrudan ispatının zor olması nedeniyle dolaylı deliller (karine) üzerinden ispat tartışmalarında yaşanır. Mesaj içerikleri, konaklama kayıtları, fotoğraflar, tanık beyanları gibi unsurlar tek başına değil; bir bütün olarak değerlendirildiğinde sonuca götürebilir.

    Yargıtay uygulamasında dikkat edilen kritik noktalardan biri, zina öğrenildikten sonra tarafların birlikte yaşamaya devam etmesi veya zinayı “hoşgörüyle karşılayan” davranışlar sergilenmesi hâlinde affın varlığının tartışmaya açılmasıdır. Af, açık bir beyanla olabileceği gibi davranışlarla da ortaya çıkabilir. Bu nedenle “barışma” veya “aynı konutta yaşamayı sürdürme” gibi olgular, somut olayın özelliklerine göre dava hakkını etkileyebilir. Sık yapılan hatalar; yalnızca şüpheye dayanarak dava açmak, delil planlamasını dava dilekçesi aşamasında yapmamak ve af sonucunu doğurabilecek davranışların hukuki etkisini öngörememektir.

    Hayata Kast, Pek Kötü Muamele veya Onur Kırıcı Davranış

    Hayata kast, pek kötü muamele ve onur kırıcı davranış, evlilik birliğini doğrudan hedef alan ve çoğu dosyada koruma tedbirleri ile birlikte yürüyen, ağır nitelikli boşanma sebeplerindendir. Hayata kast; öldürmeye teşebbüs, intihara yönlendirme veya hayatı kurtarmaya yönelik zorunlu yardımı kasten esirgeme gibi fiilleri kapsar. Pek kötü muamele; vücut bütünlüğüne, sağlığa veya fiziksel güvenliğe yönelen kasten eylemleri ifade eder. Onur kırıcı davranış ise hakaret, küçük düşürme, toplum içinde itibarsızlaştırma, asılsız isnatlarla (örneğin suç isnadı) kişilik değerlerine saldırı şeklinde karşımıza çıkar.

    Yargıtay bakımından kritik nokta, “olayın ağırlığı” kadar delilin güvenilirliği ve fiilin evlilik birliği içindeki etkisidir. Bu tür dosyalarda uygulamada sıkça; adli rapor (yaralanma bulguları), kolluk tutanakları, koruma kararları, tanık beyanları ve iletişim kayıtları birlikte değerlendirilir. En yaygın hatalar; şiddet iddialarını belgelememek, şikâyet/koruma süreçlerini boşanma dosyasından kopuk yürütmek ve onur kırıcı davranışlarda “tek seferlik sözler” ile “süreklilik gösteren aşağılamalar” ayrımını doğru kuramamaktır. Bu başlıkta ayrıca, tarafların birbirine yönelik sözlerinin “karşılıklı tahrik” veya “eşit kusur” tartışmasına yol açabildiği de unutulmamalıdır; kusur belirlemesi mali sonuçlar üzerinde doğrudan etkilidir.

    Küçük Düşürücü Suç İşleme ve Haysiyetsiz Hayat Sürme

    Küçük düşürücü suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme, her somut olayda çekilmezlik (ortak yaşamın sürdürülememesi) kriteriyle birlikte değerlendirilen boşanma sebepleridir. Küçük düşürücü suçta mahkeme, işlenen fiilin niteliğini ve toplumdaki karşılığını dikkate alır; her suç otomatik olarak bu kapsamda değerlendirilmez. Haysiyetsiz hayat sürme ise genellikle süreklilik arz eden ve aile düzeniyle bağdaşmayan yaşam tarzının, ortak hayatı katlanılamaz hâle getirdiği durumlarda gündeme gelir. Burada “süreklilik” önemli bir kriterdir; anlık ve sınırlı davranışlar yerine, davranış örüntüsü aranır.

    Yargıtay’ın yaklaşımında belirleyici olan, olayın diğer eş üzerinde yarattığı etki ve evlilik birliğinin fiilen hangi seviyede zarar gördüğüdür. Bu tür dosyalarda delillendirme stratejisi büyük önem taşır: ceza dosyası evrakı, kesinleşmiş mahkûmiyet kararları, tanık anlatımları ve kolluk araştırmaları gibi deliller birlikte değerlendirildiğinde iddia güçlenir. Uygulamada sık yapılan hatalardan biri, evlilik öncesi fiilleri aynı başlık altında ileri sürmek ve bunun otomatik boşanma sebebi doğuracağını sanmaktır. Bir diğer hata, “haysiyetsiz hayat” iddiasını soyut beyanlarla sınırlı tutmak; somut olgu ve delil üretmemektir. Ayrıca kusur tartışmasının mali sonuçlara etkisi göz ardı edilmemeli; tazminat ve nafaka talepleri hazırlanırken kusur haritası gerçekçi biçimde kurgulanmalıdır.

    Terk

    Terk, eşlerden birinin ortak konutu haklı bir sebep olmaksızın terk etmesi veya diğer eşin ortak konuta dönmesini engellemesi gibi hâllerde gündeme gelen, usulî şartları nedeniyle uygulamada en çok hata yapılan boşanma sebeplerindendir. Terk iddiasının başarıya ulaşması için yalnızca “ayrı yaşama” olgusu yeterli değildir; kanunun aradığı şekilde ortak hayatı kurma iradesinden kaçınma ve buna bağlı prosedürün işletilmesi gerekir. Bu kapsamda en kritik aşama, terk eden eşe usulüne uygun ihtar gönderilmesi ve ihtara rağmen dönmeme olgusunun ispatlanmasıdır.

    Yargıtay uygulamasında dikkat edilen önemli bir nokta, ihtarın doğru zamanda ve doğru içerikle yapılması kadar, ihtardan önceki olayların hukuki etkisidir. Uygulamada sıkça karşılaşılan bir hata, ihtar çekilmeden veya ihtar şartları oluşmadan terk sebebine dayalı dava açmaktır. Bir diğer hata ise ihtar sonrası süreçte yeni vakıa oluşturulamadığında, önceki kusurlu davranışlara dayanılarak “evlilik birliğinin sarsılması” iddiasının güçlendirilmeye çalışılmasıdır. Yargıtay, ihtar gibi barışma/hoşgörü anlamı taşıyabilecek adımların, önceki olaylara dayanmayı zorlaştırabileceği durumları somut olayın özelliklerine göre değerlendirebilmektedir. Bu nedenle terk dosyalarında strateji; ihtar, süre, ispat ve “önceki olayların affedilmiş sayılması” riskini aynı anda yönetmeyi gerektirir.

    Akıl Hastalığı

    Akıl hastalığına dayalı boşanma, kusur tartışmasından ayrışan özel bir alandır; çünkü bazı durumlarda kişinin davranışları üzerinde irade hâkimiyeti bulunmadığı için kusur yüklenememesi gündeme gelir. Bu boşanma sebebinde mahkeme genellikle üç eksen üzerinden değerlendirme yapar: hastalığın evlilik sırasında mevcut olması, hastalığın iyileşme olasılığının tıbben değerlendirilmesi ve hastalığın diğer eş bakımından ortak hayatı çekilmez hâle getirip getirmediği. Burada “çekilmezlik”, yalnızca rahatsızlık duymak değil; birlikte yaşamın objektif olarak sürdürülemeyecek seviyede etkilenmesidir.

    Yargıtay uygulamasında özellikle, akıl hastalığı bulunan eşe kusur yüklenemeyeceği kabul edildiğinde, karşı tarafın kusur iddialarını mali sonuçlara dayanak yapmasının zorlaşabileceği görülür. Bu nedenle akıl hastalığı iddiasının dayanağı olan sağlık kurulu raporlarının niteliği, dosyanın kaderini belirleyebilir. Uygulamada sık yapılan hatalar; raporların yeterince açıklayıcı olmaması, tedavi süreci ve hastalığın ortak hayata etkisinin somutlaştırılmaması, ayrıca “genel boşanma sebebi” kapsamında kusur isnadı yapılırken akıl hastalığının kusur rejimi üzerindeki etkisinin hesaba katılmamasıdır. Akıl hastalığı dosyalarında hem maddi hem de manevi talepler kurgulanırken, kusur-ehliyet ilişkisi dikkatle analiz edilmelidir.

    Boşanma Kararı ve Sonuçları

    Boşanma kararı, evliliği sona erdiren ve tarafların hukuk düzenindeki statüsünü değiştiren bozucu yenilik doğuran (kararla birlikte yeni bir hukuki durum yaratan) bir mahkeme kararının sonucudur. Bu kararın etkileri üç ana alanda toplanır: eşlerin kişisel statüsüne ilişkin sonuçlar, çocuklara ilişkin düzenlemeler ve mali sonuçlar. Uygulamada kritik nokta, hangi sonucun kendiliğinden doğduğu, hangisinin talep ve ispat gerektirdiğini doğru ayırmaktır. Örneğin velayet ve iştirak nafakası çoğu durumda mahkemece değerlendirilirken, soyadı kullanımı veya bazı tazminat talepleri ancak talep edildiğinde gündeme gelir.

    Boşanma Kararı Sonrası Temel Sonuçlar

    AlanDoğan SonuçlarUygulamada Kritik Nokta
    EşlerMedeni hâlin değişmesi, mirasçılık statüsünün sona ermesi, soyadı ve yeniden evlenme koşullarıTalep edilmesi gereken haklar ile kendiliğinden doğan sonuçların ayrımı
    ÇocuklarVelayet, kişisel ilişki, iştirak nafakasıÇocuğun üstün yararı, delil ve sosyal inceleme verilerinin önemi
    MaliMaddi/manevi tazminat, yoksulluk nafakası, mal rejimi tasfiyesiKusur tespiti ve ispat planının doğru kurulması
    • Kusur: Tazminat ve bazı nafaka türlerinde belirleyici ölçüttür.
    • İspat: İddia eden tarafın delil sunması çoğu davada sonucu belirler.
    • Talep: Bazı haklar, mahkemece kendiliğinden değil ancak istenirse değerlendirilir.

    Boşanma Kararının Eşler Yönünden Sonuçları

    Boşanma kararıyla evlilik birliği sona erdiğinde, eşlerin birbirlerine karşı “eş” sıfatından kaynaklanan hak ve yükümlülükleri biter. En görünür sonuç, tarafların yeniden evlenebilir hâle gelmesidir. Bunun yanında, kadın eş bakımından kanunda öngörülen bekleme süresi gibi bazı sınırlamalar gündeme gelebilir; bu sürenin kaldırılması ise belirli şartlarda mahkeme kararıyla mümkün olabilir. Soyadı bakımından temel kural, boşanan eşin evlenmeden önceki soyadına dönmesidir; eski eşin soyadının kullanılmasına izin verilmesi ise istisnai niteliktedir ve somut menfaatin ispatını gerektirir. Uygulamada “nasıl olsa aynı soyadını kullanırım” düşüncesiyle talep hazırlanmaması, sonradan güç telafi edilen sorunlara yol açabilir.

    Bir diğer önemli sonuç, eşlerin artık birbirlerine yasal mirasçı olmamasıdır. Eşlerin birbirleri lehine yaptığı ölüme bağlı tasarruflar açısından da boşanmanın etkisi doğabilir. Uygulamada yapılan hatalardan biri, boşanmanın kesinleşmesiyle birlikte tüm önceki işlemlerin otomatik olarak aynı sonucu doğuracağını sanmaktır. Bu alanda her dosya, yapılan işlemlerin niteliğine göre ayrıca değerlendirilmelidir. Dava stratejisinde, soyadı ve benzeri kişisel statü taleplerinin, boşanma dosyası içinde zamanında ve doğru şekilde ileri sürülmesi önem taşır.

    Boşanma Kararının Çocuklar Yönünden Sonuçları

    Boşanma kararının çocuklar bakımından en hassas sonucu, velayet düzenlemesidir. Velayet, çocuğun bakım, eğitim, temsil ve korunmasına ilişkin yetki ve sorumlulukların bütünüdür. Boşanma sonrası velayetin anneye veya babaya verilmesi konusunda mahkeme, geniş takdir yetkisine sahip olsa da bu takdirin merkezinde çocuğun üstün yararı bulunur. Ebeveynlerin kendi aralarında vardığı velayet anlaşmaları, çocuğun menfaatine aykırı ise mahkeme tarafından benimsenmeyebilir. Uygulamada “anlaştık, mahkeme aynen onaylar” düşüncesi risklidir; özellikle çocuğun yaşam düzeni, eğitim sürekliliği ve bakım kapasitesi değerlendirmede belirleyici olur.

    Velayet kendisine verilmeyen ebeveynin çocukla kişisel ilişki (görüşme) kurma hakkı devam eder. Mahkeme bu ilişkiyi düzenlerken, çocuğun huzurunu ve gelişimini koruyacak bir planlama yapar. Kişisel ilişkinin engellenmesi, yeni uyuşmazlıklara ve yaptırımlara neden olabilir. Ayrıca velayet kendisine verilmeyen ebeveynin iştirak nafakası yükümlülüğü kural olarak sürer. Uygulamada sık yapılan hata, velayetle birlikte mali yükümlülüklerin de ortadan kalktığını sanmaktır. Çocuğun ihtiyaçları ve nafaka yükümlüsünün ödeme gücü birlikte değerlendirilerek uygun miktar belirlenir.

    Boşanmanın Mali Sonuçları

    Boşanmanın mali sonuçları; maddi tazminat, manevi tazminat ve yoksulluk nafakası ekseninde şekillenir. Maddi tazminat, boşanma nedeniyle mevcut veya beklenen menfaatleri zedelenen tarafın, karşı tarafın kusurlu olması şartıyla isteyebileceği bir taleptir. Manevi tazminat ise kişilik haklarına saldırı niteliğindeki olaylarda gündeme gelir. Her iki tazminat türünde de kusur değerlendirmesi merkezi önemdedir. Yargıtay’ın yaklaşımında, kusurun niteliği ve ağırlığı kadar, kusurun ispatı ve olayın boşanmaya etkisi de değerlendirilir. Bu nedenle “haksızlığa uğradım” beyanı tek başına yeterli değildir; somut delil planı gerekir.

    Yoksulluk nafakasında ise farklı bir denge vardır: Nafaka talep eden eşin boşanma sonucu yoksulluğa düşmesi ve ağır kusurlu olmaması aranır; karşı tarafın kusurlu olması şart değildir. Uygulamada en sık yapılan hatalar; nafaka talebini çalışma kapasitesi, gelir durumu ve yaşam standardı yönünden somutlaştırmamak, tazminat ile nafakayı aynı mantıkla değerlendirmek ve kusur haritasını gerçekçi kurmamaktır. Ayrıca nafaka ve tazminat miktarları belirlenirken mahkeme, tarafların ekonomik ve sosyal durumunu bütüncül değerlendirir. Bu aşamada eksik beyan veya çelişkili delil sunulması, taleplerin reddi veya düşük miktarda hüküm kurulması riskini artırır.

    Mal Taksimi

    Boşanma davasında tarafların en çok yanıldığı alanlardan biri “mal paylaşımı boşanmayla otomatik olur” düşüncesidir. Oysa mal rejiminin tasfiyesi, çoğu durumda boşanma kararından sonra ayrı bir dava konusu yapılır ve belirli usul kurallarına tabidir. Mal rejimi; evlilik içinde edinilen malların kime ait sayılacağı, paylaşımın hangi esaslarla yapılacağı ve kişisel malların kapsamı gibi başlıklardan oluşur. Temel ayrım, kişisel mallar (evlenmeden önce edinilen veya kanun gereği kişisel sayılan mallar) ile edinilmiş mallar (evlilik içinde emek ve gelirle edinilen mallar) arasında yapılır.

    Yargıtay uygulamasında kritik olan, malın edinilme kaynağı, edinilme zamanı ve katkı iddialarının ispatıdır. “Ben çalıştım, o aldı” gibi soyut beyanlar yerine, katkının somut verilerle desteklenmesi gerekir. Uygulamada sık yapılan hatalar; tapu/ruhsat kayıtlarına bakarak tek başına sonuç çıkarma, katkı payı veya değer artış payı iddialarını delillendirmeme ve boşanma dosyası kesinleşmeden tasfiye davasının usulî durumunu yönetememektir. Mal taksimi, doğru kurgu ve belge yönetimi gerektiren teknik bir alandır; özellikle taşınmazlar, araçlar, banka hareketleri ve borçlar açısından dosya hazırlığı belirleyici hâle gelir.

    Boşanmada Mal Taksimi

    Boşanmada mal taksimi yapılırken ilk adım, taraflar arasında hangi mal rejiminin geçerli olduğunun belirlenmesidir. Eğer taraflar aralarında özel bir mal rejimi sözleşmesi yapmadıysa, kanunun öngördüğü yasal rejim uygulanır. Bu rejimde genel kural, evlilik içinde edinilen mallar üzerinde diğer eşin katılma alacağı hakkının doğmasıdır. Ancak uygulamada her mal “yarı yarıya” paylaşılacakmış gibi düşünülmesi önemli hatalara yol açar. Çünkü kişisel mallar tasfiye dışındadır; ayrıca edinilmiş malın edinilmesinde bir eşin kişisel mal katkısı veya özel katkısı varsa, bu katkı oranı tartışma konusu olabilir.

    Yargıtay’ın yaklaşımında delil standardı yüksektir: malın edinilmesinde kullanılan paranın kaynağı, ödeme planı, kredi taksitlerinin kim tarafından ödendiği, evlilik içinde yapılan iyileştirme/onarım harcamalarının niteliği gibi unsurlar somutlaştırılmalıdır. Banka kayıtları, dekontlar, kredi sözleşmeleri, bordrolar ve tanık anlatımları birlikte değerlendirilir. Uygulamada en sık yapılan hatalar; mal kaçırma riskini zamanında görmemek, üçüncü kişilerle yapılan devirleri hiç değerlendirmemek ve tasfiye davasında talep kalemlerini eksik kurmaktır. Özellikle ispat yükü yanlış yönetildiğinde, hak edilen alacağa ulaşılamayabilir.

    Ölüm Halinde Mal Taksimi

    Evliliğin ölümle sona ermesi hâlinde de mal rejimi tasfiyesi gündeme gelir; ancak bu durumda süreç, miras hukuku ile iç içe geçer. Sağ kalan eş, mal rejimi kapsamında doğan alacaklarını (örneğin katılma alacağı) öncelikle talep edebilir; ardından kalan tereke mirasçılar arasında paylaştırılır. Burada kritik nokta, sağ kalan eşin hem “mal rejiminden doğan alacak” hem de “mirasçılık” sıfatına sahip olabilmesidir. Uygulamada bu iki alanın karıştırılması, hak kaybına veya yanlış beklentiye sebep olur.

    Yargıtay uygulamasında özellikle, tasfiye hesabının doğru kurulması ve terekeye girecek malvarlığı unsurlarının doğru tespit edilmesi önemlidir. Ölüm sonrası dönemde banka hesapları, taşınmaz kayıtları, şirket payları ve borçlar titizlikle araştırılmalıdır. Uygulamada sık yapılan hatalar; miras paylaşımı yapılırken mal rejimi alacaklarının göz ardı edilmesi, sağ kalan eşin alacağının tereke içinden nasıl karşılanacağına ilişkin hesap yapılmaması ve mirasçılar arasındaki uyuşmazlıklar büyüdüğünde delillerin kaybolmasına izin verilmesidir. Bu tür dosyalarda zamanında tedbir ve belge toplama, sonuca doğrudan etki eder.

    Yargıtay Kararları

    Boşanma hukukunda Yargıtay’ın temel yaklaşımı, “soyut iddia değil somut olgu ve delil” ilkesini güçlü biçimde vurgulamasıdır. Özellikle kusur, nafaka ve tazminat ekseninde; hangi davranışın kime yüklenebileceği, davranışların iradi olup olmadığı ve taraflar arasında kurulan sebep-sonuç ilişkisi dikkatle incelenir. Akıl hastalığı gibi durumlarda, kişinin davranışlarının iradi kabul edilemeyeceği hâllerde kusur yüklenememesi ilkesi öne çıkar. Bu, tazminat ve nafaka taleplerinin hukuki zeminini doğrudan etkiler. Uygulamada “karşı taraf kusurlu olmalı” varsayımıyla kurulan taleplerin, dosya gerçekliğiyle uyuşmaması hâlinde reddedilmesi sık görülür.

    Diğer yandan Yargıtay, süreç içindeki bazı davranışların “af/hoşgörü” sonucunu doğurabileceğini kabul edebilmektedir. Örneğin terk ihtarı gibi adımların, önceki olaylara dayanma kapasitesini sınırladığı tartışmaları somut olayda gündeme gelebilir. Ayrıca belirli dava türlerinde ispat yükünün kimin üzerinde olduğu ve hangi delillerin yeterli kabul edileceği de Yargıtay içtihatlarında önem taşır. En sık yapılan hata, “mahkeme her şeyi kendiliğinden araştırır” düşüncesiyle delil sunmamak veya delili geç sunmaktır. Boşanma davalarının önemli bir kısmında, iddiasını ispatlayamayan taraf, haklı olsa bile sonuca ulaşamayabilir. Bu nedenle dava stratejisi, ilk dilekçe aşamasından itibaren delil planı ve kusur anlatımıyla birlikte kurgulanmalıdır.

    Sıkça Sorulan Sorular

    Boşanma kararıyla mal paylaşımı otomatik olarak yapılır mı?

    Hayır. Boşanma kararı evliliği sona erdirir; mal rejiminin tasfiyesi ise çoğu durumda ayrı bir dava ile yürütülür. Hangi malların kişisel, hangilerinin edinilmiş sayılacağı; katkı iddiaları ve alacak kalemleri ayrıca değerlendirilir. Bu nedenle boşanma davası bittiğinde mal paylaşımının da kendiliğinden sonuçlanacağı varsayımı hak kaybına yol açabilir.

    Velayet konusunda anne-baba anlaşırsa mahkeme mutlaka kabul eder mi?

    Mahkeme, tarafların anlaşmasını dikkate alabilir; ancak bağlayıcı olan ölçüt çocuğun üstün yararıdır. Anlaşma çocuğun eğitim düzeni, gelişimi ve güvenliği bakımından uygun görülmezse hâkim farklı bir düzenleme yapabilir. Bu nedenle velayet anlaşmaları, çocuğun ihtiyaçları ve yaşam düzeni gözetilerek hazırlanmalıdır.

    Yoksulluk nafakası için karşı tarafın kusurlu olması şart mı?

    Yoksulluk nafakasında karşı tarafın kusurlu olması şart değildir. Nafaka talep eden eşin boşanma sonucu yoksulluğa düşmesi ve ağır kusurlu olmaması temel kriterlerdir. Mahkeme, tarafların ekonomik ve sosyal durumunu değerlendirerek nafaka miktarını belirler; talebin somut verilerle desteklenmesi önemlidir.

    Zina iddiasında kesin delil yoksa dava açılamaz mı?

    Zinanın doğrudan ispatı çoğu olayda güçtür; bu nedenle dolaylı delillerin bir bütün olarak değerlendirilmesiyle sonuca gidilebilir. Mesaj kayıtları, konaklama verileri, fotoğraflar, tanık anlatımları ve benzeri deliller birlikte değerlendirildiğinde kanaat oluşabilir. Ancak yalnızca şüpheye dayalı iddia yeterli görülmez; delil planı baştan doğru kurulmalıdır.

    Hukuki Denetim
    Fatih Tahancı Denetlenme Tarihi:

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir