Çocuk Sahibi Olmayı İstememek Boşanma Sebebi Mi?
Çocuk Sahibi Olmayı İstememek Boşanma Sebebi Mi? sorusu, evlilik içindeki temel beklentilerin çatıştığı durumlarda en çok gündeme gelen uyuşmazlıklardan biridir. Evlilik, yalnızca birlikte yaşama iradesi değil; aynı zamanda tarafların ortak hayat planı kurduğu bir birlikteliktir. Bu planın merkezinde “çocuk sahibi olma” düşüncesi bulunabileceği gibi, eşlerden biri açısından çocuk sahibi olmama kararı da bilinçli ve süreklilik gösteren bir tercihe dayanabilir. Hukuk düzeni, kimseyi çocuk sahibi olmaya zorlamaz; ancak çocuk istememe iradesinin evlilik birliğini nasıl etkilediği, tarafların birbirine karşı dürüst davranıp davranmadığı ve bu uyuşmazlığın ortak hayatı sürdürmeyi imkânsız hâle getirip getirmediği somut olayda değerlendirilir. Bu yazıda, çocuk istememe durumunun boşanma davasındaki hukuki karşılığını, kusur değerlendirmesinde mahkemelerin hassas noktalarını, uygulamada sık yapılan hataları ve içtihatlarda öne çıkan yaklaşımı sistematik şekilde ele alıyorum.
Eşi Çocuk Sahibi Olmaya Zorlamak Mümkün Mü?
Evlilik birliği, eşlere karşılıklı ödevler yükler; ancak bu ödevler içinde çocuk sahibi olmayı “zorunlu kılan” bir düzenleme yoktur. Üreme tercihi, kişinin beden bütünlüğü ve özel hayat alanıyla yakından ilişkili olduğundan, hukuken “emredilebilir” bir davranış olarak görülmez. Bu nedenle eşlerden biri, diğer eşe “çocuk yapmak zorundasın” diyerek baskı kuramaz; bu baskıyı mahkeme kararıyla destekletmesi de mümkün değildir.
Uygulamada kritik olan nokta şudur: Zorlama imkânsız olsa da, çocuk istememe tutumunun evlilik birliğine etkisi ayrı bir meseledir. Eşlerden biri çocuk arzusunu evliliğin temel hedefi olarak görürken diğer eş bunu kesin biçimde reddediyorsa, taraflar arasında ortak hayat planı çöker. Bu çöküş, “boşanma sebebi” değerlendirmesinde önem kazanır. Burada mahkemeler, tarafların iletişim biçimini, baskı veya aşağılama olup olmadığını, sorunun süreklilik gösterip göstermediğini ve ortak hayatı fiilen sürdürme imkanını inceler.
Aşağıdaki tabloda, uygulamada sık rastlanan durumların genel hukuki karşılığı özetlenmiştir:
| Durum | Hukuki Değerlendirme | Kusur Riskine Etki |
|---|---|---|
| Eşin çocuk istemediğini açıkça söylemesi | Zorlamaya elverişli bir yükümlülük yok; uyuşmazlık ortak hayatı etkiliyorsa değerlendirilir | Düşük/Orta (somut olaya göre) |
| Çocuk istememe nedeniyle sürekli tartışma ve ayrı yaşam | Evlilik birliğinin sarsılması (şiddetli geçimsizlik) gündeme gelebilir | Orta/Yüksek |
| Çocuk istememe konusunda eşe baskı, tehdit, aşağılayıcı sözler | Kişilik haklarına saldırı (itibar ve onur ihlali) olarak da değerlendirilebilir | Yüksek |
Özetle, zorlama yoktur; fakat çocuk istememe meselesinin evlilik ilişkisini yıkıcı hâle getirmesi durumunda, boşanma davasında hukuki sonuç doğurması mümkündür.
Çocuk Sahibi Olmayı İstememenin Hukuki Boyutu
Evlilikte tarafların birbirine karşı temel yükümlülükleri, birlikte yaşamı sürdürme, birbirine destek olma ve evlilik birliğinin menfaatlerini gözetme ekseninde şekillenir. Çocuk sahibi olma beklentisi, birçok evlilikte ortak hayat planının önemli bir parçası olarak görülür. Bu nedenle, çocuk istememe kararı her zaman “nötr” bir olgu gibi ele alınmaz; özellikle karşı eşin çocuk arzusunun güçlü olduğu dosyalarda, uyuşmazlığın evlilik birliğini sarsıp sarsmadığı titizlikle tartışılır.
Burada mahkemelerin önem verdiği başlıklardan biri dürüstlük kuralıdır (dürüstlük kuralı, kişinin haklarını kullanırken karşı tarafı gereksiz biçimde zarara uğratmamasını ve açık davranmasını ifade eder). Eşlerden biri, çocuk istememe iradesini bilerek ve uzun süre saklayıp evlilik devam ederken bunu “oldubitti” şeklinde dayatırsa, diğer eş açısından evliliğin temel şartlarında ciddi bir eksiklik doğabilir. Bu durum, evlilik öncesi ve sonrası beyanların, mesajların, tanık anlatımlarının ve davranış tutarlılığının değerlendirilmesini gündeme getirir.
Öte yandan, çocuk istememe kararının nedenleri de önemlidir. Sağlık endişesi, psikolojik hazırlık, ekonomik koşullar gibi gerekçeler, iletişim kanalları açıkken yönetilebilir bir tartışma alanı yaratabilir. Buna karşılık “asla çocuk istemiyorum, konuşmaya da kapalıyım” yaklaşımı, uzun süreli çıkmaz üretir. Uygulamada sık görülen hata, tarafların bu temel konuyu “zamanla değişir” varsayımıyla konuşmadan evliliği sürdürmesidir. Dosya olgunlaştığında ise uyuşmazlık, ortak hayatı bitiren ana unsur hâline gelir.
- Yanlış beklenti yönetimi: Çocuk istememe iradesinin açık konuşulmaması ve karşı eşin umutlandırılması.
- Delil stratejisinin ihmal edilmesi: Sürecin sadece “ben istedim, o istemedi” düzeyinde bırakılması.
- İletişim biçiminin göz ardı edilmesi: Tartışma sırasında hakaret/aşağılama gibi kusur artırıcı davranışların fark edilmemesi.
Sonuç olarak, çocuk istememe tek başına otomatik bir kusur yaratmaz; fakat evlilik birliğinin temel dinamiğini bozuyorsa ve dürüstlük kuralına aykırı bir süreç yönetimi varsa, boşanma davasında belirleyici hâle gelebilir.
Eşlerden biri bebek istemezse ne olur?
Eşlerden birinin bebek istememesi, boşanma davalarında çoğunlukla evlilik birliğinin temelinden sarsılması kapsamında tartışılır. “Evlilik birliğinin temelinden sarsılması” (şiddetli geçimsizlik), ortak hayatın sürdürülmesinin taraflardan beklenemeyecek ölçüde bozulması hâlidir. Çocuk konusu, günlük yaşamı doğrudan etkileyen bir hedef farklılığı yarattığı için, özellikle uzun süre çözülemeyen uyuşmazlıklarda bu kapsama girebilir.
Mahkemeler bu noktada tek bir soruya odaklanır: Bu anlaşmazlık ortak hayatı fiilen imkânsız kılıyor mu? Sadece fikir ayrılığı bulunması yeterli görülmez; tartışmaların sürekliliği, tarafların ayrı yaşamaya başlaması, evlilik içi dayanışmanın bitmesi, duygusal kopuş ve gelecek planının ortadan kalkması gibi göstergeler aranır. Ayrıca çocuk istemeyen eşin tutumu kadar, çocuk isteyen eşin bu konuyu nasıl yürüttüğü de önemlidir. Baskı, tehdit, “erkeklik/kadınlık” üzerinden aşağılayıcı sözler veya aileyi devreye sokarak sindirme gibi davranışlar, kusur değerlendirmesini ağırlaştırabilir.
Uygulamada sık yapılan hata, çocuk istememe meselesinin “tek sebep” olarak sunulmasıdır. Oysa dosya, evliliğin bütününe bakılarak değerlendirilir. Bu nedenle, iletişim kopukluğu, birlikte yaşamdan kaçınma, eşin duygusal/ekonomik olarak yalnız bırakılması gibi tamamlayıcı vakıalarla olay örgüsünün kurulması gerekir. Diğer bir hata ise, tarafların bir dönem çocuk sahibi olma yönünde adım atıp sonra “eski olayları” dava konusu yapmasıdır. Bazı durumlarda mahkemeler, sonradan birlikte tedavi sürecine girilmesini veya ortak plan yapılmasını, önceki tartışmaların hoşgörüyle karşılandığı (affedildiği) şeklinde yorumlayabilir.
Özetle, bebek istememe durumu, dosyanın dinamiğine göre boşanma sebebi oluşturabilir; ancak her olayda kusur ve sarsılma düzeyi, davranışların bütününe göre tespit edilir.
Kısır olmak boşanma sebebi mi?
Kısırlık, kişinin iradesi dışında ortaya çıkan bir sağlık durumu olduğundan, tek başına boşanma sebebi gibi değerlendirilmez. Evlilik, eşlerin iyi günde kötü günde dayanışmasını gerektiren bir birlikteliktir; sağlık sorunları da bu dayanışmanın sınandığı alanlardan biridir. Bu nedenle, sırf çocuk sahibi olunamıyor diye boşanma talep edilmesi, her dosyada “haklı” kabul edilmeyebilir.
Ancak uygulamada kritik ayrım şudur: Kısırlığın kendisi değil, kısırlıkla bağlantılı süreçte eşlerin tutumu boşanma davasında önem kazanır. Eğer çocuk sahibi olabilmek için tıbbi yöntemlere başvurulması gündeme gelmişse ve eşlerden biri hiçbir makul gerekçe sunmaksızın tedaviyi reddediyor, diğer eşi yalnız bırakıyor veya süreci sabote ediyorsa, bu durum evlilik birliğinin gerektirdiği yardımlaşma ve sadakat yükümlülükleriyle bağdaşmayabilir. Burada “sadakat” sadece aldatma anlamına gelmez; evlilik birliğinin menfaatlerini gözetme ve eşin meşru beklentilerine duyarsız kalmama boyutu da vardır.
Diğer taraftan, tedavi sürecinin niteliği ve tarafların rızası önemlidir. Tıbbi müdahale gerektiren uygulamalarda kişisel rıza esastır; kimseye “tedavi olmak zorundasın” denilemez. Fakat mahkemeler, rıza yokluğunu otomatik haklılık saymaz; ret davranışının arkasındaki gerekçeyi, iletişim biçimini, eşe karşı sergilenen kırıcı tavırları ve evlilik birliğini sürdürme iradesini birlikte değerlendirir. Bu değerlendirme, maddi-manevi tazminat ve nafaka gibi taleplerde kusur oranı bakımından sonuç doğurabilir.
Kısacası, kısırlık boşanma sebebi değildir; fakat kısırlıkla bağlantılı süreçte sergilenen destek vermeme, aşağılayıcı yaklaşım veya ortak hayatı terk etme gibi davranışlar boşanmanın hukuki temelini güçlendirebilir.
Bebek aldırmak boşanma sebebi mi?
Gebeliğin sona erdirilmesi (kürtaj), çocuk istememe tartışmasından daha farklı bir hukuki zemine oturur. Çünkü burada yalnızca bir “gelecek planı” değil, mevcut bir gebeliğe ilişkin karar söz konusudur. Evlilik içinde, gebeliğin sonlandırılmasına ilişkin süreçte rıza ve hukuka uygunluk sınırları önem taşır. Eşlerin birbirine karşı güven ilişkisi, böyle bir konuda tek taraflı ve saklı hareket edilmesi hâlinde ciddi biçimde zedelenebilir.
Ceza hukuku boyutu da bulunduğundan, bu tür vakıalarda aile mahkemesi değerlendirmesi çoğu zaman daha ağır sonuçlara bağlanır. Özellikle eşin açık iradesi ve bilgisi dışında gerçekleştirilen bir gebelik sonlandırma işlemi, boşanma davasında kusur olarak ileri sürülebilir. Burada önemli olan, somut olayda hangi şartların oluştuğu, tıbbi gereklilik bulunup bulunmadığı, eşlerin bilgilendirilip bilgilendirilmediği ve tarafların evlilik içi güven ilişkisinin nasıl etkilendiğidir.
Uygulamada sık yapılan hata, bu konunun yalnızca “çocuk istememe” başlığı altında anlatılmasıdır. Oysa gebelik mevcutken atılan adım, evlilik birliğindeki güveni ve birlikte karar alma kültürünü doğrudan ilgilendirir. Bu nedenle, dava dilekçelerinde olayın kronolojisi (ne zaman öğrenildi, ne zaman işlem yapıldı, hangi iletişim kuruldu), tıbbi belgeler ve tarafların beyan tutarlılığı önem taşır. Ayrıca tartışmanın hakaret, tehdit veya fiziksel şiddet boyutuna evrilmesi hâlinde, kusur dağılımı tamamen farklı bir yöne kayabilir.
Sonuç olarak, bebek aldırma vakıaları, çoğu dosyada evlilik birliğini derinden sarsan bir olgu olarak görülür; kusur tespiti ise tek bir etik yargıyla değil, deliller ve olayın bütün bağlamı üzerinden yapılır.
Çocuk istememek ile ilgili Yargıtay Kararları
İçtihatlarda öne çıkan temel yaklaşım şudur: Çocuk istememe olgusu çoğu zaman “tek başına” ele alınmaz; olayların bütünü içinde kusur tartımına dâhil edilir. Yargıtay’ın değerlendirmelerinde, çocuk istememe davranışının yanında hakaret, fiziksel şiddet, aile müdahalesine sessiz kalma, ortak konut açmama, birlikte yaşamaktan kaçınma gibi olgular varsa, baskın kusurun kimde olduğu buna göre belirlenir. Bu nedenle “çocuk istemedi, o hâlde kusurlu” şeklinde otomatik bir sonuç çıkarılmaz.
Bir diğer kritik nokta, mahkemelerin bazen tarafları “eşit kusurlu” kabul etmesi ve tazminat taleplerini bu gerekçeyle reddetmesidir. Yargıtay denetiminde, kusur yoğunluğu (kusurun ağırlığı) somut delillerle karşılaştırılır; örneğin şiddet veya ağır hakaret gibi davranışlar varsa, çocuk istememe olgusunun aynı seviyede kusur doğurmadığı sonucuna varılabilir. Bu da tazminat ve nafaka sonuçlarını doğrudan etkiler.
Ayrıca içtihatlarda “hoşgörü/affetme” tartışması pratikte önemlidir. Taraflar bir dönem çocuk sahibi olmak için birlikte tedavi yollarını araştırmış, ortak adım atmış veya evlilik fiilen devam etmişse, daha önceki tartışmaların dava konusu yapılması zayıflayabilir. Bu nedenle dosyada, olayların sürekliliği ve evlilik birliğinin gerçekten ne zaman sarsıldığı netleştirilmelidir.
Uygulamada en çok karşılaşılan stratejik hatalar şunlardır:
- Tek olguya sıkışmak: Çocuk istememe dışında evlilikteki sarsılmayı gösteren vakıaların dosyaya taşınmaması.
- Kusur artıran dil: Dava sürecinde veya tartışmalarda aşağılayıcı ifadeler kullanarak kendi kusurunu büyütmek.
- Kronolojiyi kurmamak: Ne zaman konuşuldu, ne zaman kopuş başladı, ne zaman ayrı yaşandı sorularının belgesiz bırakılması.
Bu nedenle, çocuk istememe olgusunun davaya etkisi, her dosyada delillerle desteklenen bir olay örgüsü içinde ele alınmalı; kusur ve sarsılma tespiti buna göre yapılandırılmalıdır.
SSS
Çocuk istemediğini evlilikten önce söylememek boşanma davasında kusur sayılır mı?
Eğer eş, çocuk istememe iradesini bilerek gizlemiş ve karşı tarafın evliliğe bu temel beklentiyle girmesine sebep olmuşsa, bu durum dürüstlük kuralı açısından olumsuz değerlendirilir. Kusur tespiti otomatik değildir; ancak aldatıcı bir beklenti yaratıldığı delillerle ortaya konulursa boşanma gerekçesini güçlendirebilir.
“Çocuk istemiyorum” diyen eşe karşı hemen boşanma davası açılabilir mi?
Dava açılması mümkündür; önemli olan uyuşmazlığın ortak hayatı sürdürmeyi beklenemez hâle getirip getirmediğidir. Mahkeme, sadece beyanı değil; sürekliliği, tartışmaların şiddetini, ayrı yaşamı ve evlilik ilişkisindeki kopuşu birlikte değerlendirir.
Çocuk tedavisini reddetmek kusur oluşturur mu?
Tıbbi müdahale konusunda rıza esastır; bu nedenle kimse tedaviye zorlanamaz. Ancak reddin gerekçesiz biçimde eşe karşı ilgisizlik, dışlama veya evliliği sürdürmeme iradesiyle birleşmesi hâlinde, mahkeme bunu evlilik yükümlülükleriyle bağdaşmayan bir tutum olarak yorumlayabilir.
Çocuk istememe nedeniyle tazminat veya nafaka talep edilebilir mi?
Tazminat ve nafaka değerlendirmesi kusur oranına bağlıdır. Çocuk istememe tek başına her zaman baskın kusur sayılmadığından, mahkeme olayların bütününe bakar. Hakaret, şiddet, birlikte yaşamdan kaçınma gibi ek kusurlar varsa, kusur dağılımı değişir ve buna göre tazminat ile nafaka talepleri hakkında karar verilir.
Avukat Fatih Tahancı, 2015 yılında Hukuk Fakültesini tam burslu, onur öğrencisi olarak Ankara’da tamamlamıştır. Avukatlık stajını Ankara Barosu nezdinde; ceza hukuku, sigorta hukuku, tazminat hukuku, iş hukuku, icra hukuku ve idare hukuku konularına odaklanmış çeşitli avukatlık bürolarında staj yaparak tamamlamıştır. Avukat Fatih Tahancı Çankaya/Ankara’da bulunan Tahancı Hukuk Bürosu’nda avukatlık faaliyeti göstermektedir.