Kefalette Eşin Rızası
Kefalette eşin rızası, özellikle banka kredileri, ticari borçlanmalar ve uzun vadeli alacak ilişkilerinde sıkça gündeme gelen; geçerlilik şartları nedeniyle çoğu zaman uyuşmazlığın merkezine oturan bir konudur. Kefalet, borçlunun borcunu ödememesi halinde alacaklıya üçüncü bir kişiye yönelme imkânı verirken, kefil açısından ciddi bir mali yük ve risk doğurur. Evli bir kişinin kefil olması, çoğu durumda yalnızca kişisel malvarlığını değil, dolaylı biçimde aile düzenini ve ortak ekonomik güvenliği de etkiler. Bu nedenle kanun koyucu, evli kişinin kefalet taahhüdünü tek başına vermesini belirli şartlara bağlamış; eşin yazılı rızasını çoğu durumda zorunlu tutmuştur. Bu yazıda, eş rızasının hangi aşamada ve nasıl alınacağı, hangi durumlarda aranmayacağı, Yargıtay’ın değerlendirmede odaklandığı kritik noktalar ve uygulamada sık yapılan hatalar; sistematik bir çerçevede ele alınacaktır.
Eş Rızası Olmadan Kefillik Olur Mu?
Evli bir kişinin kefil olabilmesi için kural olarak diğer eşin yazılı rızası aranır. Bu şart, “formalite” gibi görülmemelidir; çoğu uyuşmazlıkta kefaletin geçerliliği doğrudan bu rızanın varlığına ve usulüne bağlıdır. Uygulamada en önemli nokta, rızanın zamanlamasıdır. Eşin rızası, kefalet sözleşmesi kurulmadan önce veya en geç sözleşmenin kurulduğu anda verilmelidir. Kefalet imzalandıktan sonra “sonradan onay” verilmesi, kural olarak kefaleti geçerli hale getirmez. Bu yaklaşımın temelinde, eşin risk gerçekleşmeden önce bilgilendirilmesi ve iradesini baskıdan uzak biçimde ortaya koyması amacı vardır.
Rızanın içeriği bakımından da pratikte tartışma çıkabilmektedir. Eşin rızası, hangi borç ilişkisine, hangi limit ve hangi kefalet türüne verildiği anlaşılacak şekilde açık olmalıdır. “Kefil olmasına rıza gösteriyorum” gibi soyut ifadeler, somut olayın özelliklerine göre yeterli görülmeyebilir; özellikle kefilin sorumluluğunun kapsamı, azami tutar ve kefalet türü (adi kefalet, müteselsil kefalet gibi) belirsiz kaldığında uyuşmazlık riski artar. Ayrıca eş rızası da tıpkı kefalet gibi yazılı şekle tabidir; sözlü beyan, mesajlaşma veya sonradan tanık anlatımıyla rıza ispatı çoğu durumda koruyucu mekanizmayı karşılamaz.
Kefillikte Eş Rızası Ne Zaman Başladı
Eş rızası şartı, kefalet ilişkisinin aile ekonomisi üzerindeki etkisini sınırlamayı hedefleyen bir güvence mekanizmasıdır. Bu mekanizma, evli kişinin tek başına kefil olmasının aile birliğinde ciddi sonuçlar doğurabildiği gerçeğinden hareket eder. Hukuki arka planda, eşlerin işlem özgürlüğü ile aile düzeninin korunması arasında denge kurulması amaçlanır. Eş rızası koşulunun varlık sebebi, alacaklıyı korumaktan çok, aileyi ve ortak ekonomik güvenliği korumaktır. Bu nedenle eş rızası, borcun kaynağına ve taraflar arasındaki ticari ilişkiye bakılmaksızın, evlilik birliği devam ettiği sürece “kural” niteliğindedir.
Uygulamada sıklıkla karşılaşılan sorunlardan biri, “eski sözleşme–yeni sözleşme” ayrımının doğru yapılmamasıdır. Kefalet ilişkisi; çerçeve sözleşmeler, limitli kefaletler veya ileride doğabilecek borçları güvence altına alan düzenlemeler şeklinde kurulabiliyor. Bu tür yapılarda, eş rızasının hangi taahhüdü kapsadığı ve rızanın hangi aşamada verildiği, uyuşmazlığın sonucunu belirleyebilir. Yargıtay değerlendirmelerinde, eş rızasının amacına uygun biçimde verilip verilmediği; yani eşin gerçekten kefalet riskini anlayarak yazılı irade ortaya koyup koymadığı, somut olay üzerinden incelenir. Bu sebeple “tek sayfalık standart onay” yaklaşımları, özellikle kapsam genişledikçe ve sorumluluk arttıkça ihtilaf üretmeye elverişlidir.
Pratikte güvenli yaklaşım, kefalet kurulmadan önce eş rızasının açık, yazılı ve kapsamı belirli şekilde alınması; kefaletle bağlantılı belgelerin (kredi sözleşmesi, genel kredi sözleşmesi, limit yazısı gibi) uyumlu olmasının sağlanmasıdır. Böylece hem alacaklı açısından takip aşamasında sorun yaşanmaz, hem de aile ekonomisini etkileyen risk konusunda şeffaflık sağlanmış olur.
Kefalet Sözleşmesi Alınırken Hangi Durumlarda Eş Rızası Aranmaz?
Eş rızası, genel kural olmakla birlikte kanun bazı durumlarda bu şartı aramaz. Bu istisnalar, “eş rızası gereksizdir” yaklaşımıyla genişletilmemeli; aksine dar yorumlanmalıdır. Çünkü eş rızası şartı, aile birliğini koruyan bir güvence olarak kurgulanmış ve istisnalar ancak kanunun öngördüğü koşullar gerçekleştiğinde devreye girer. Uygulamada en kritik mesele, istisnanın gerçekten mevcut olup olmadığının doğru tespitidir. Örneğin, tarafların fiilen ayrı yaşaması tek başına yeterli değildir; ya mahkeme kararıyla ayrılık bulunmalı ya da kanunun öngördüğü şekilde ayrı yaşama hakkı doğmuş olmalıdır.
Diğer yandan bazı ticari ve mesleki faaliyetler bakımından da eş rızasının aranmadığı özel haller düzenlenmiştir. Bu tür düzenlemeler, ticari hayatın gereksiz biçimde yavaşlamaması ve kredi mekanizmasının işlemeye devam edebilmesi gibi gerekçelerle kabul edilir. Ancak bu istisnalarda da “kişinin sıfatı” (örneğin işletme sahibi, şirket ortağı/yöneticisi, esnaf-sanatkâr siciline kayıtlı olma gibi) ve “kefaletin konusu” (işletme/şirket faaliyetiyle bağlantı) birlikte değerlendirilir. Şartlardan biri eksikse, eş rızası tekrar kural olarak aranır.
Aşağıdaki tabloda, uygulamada en çok karşılaşılan eş rızası istisnaları ve kontrol noktaları özetlenmiştir:
| İstisna Başlığı | Aranan Ana Koşul | Uygulamada Kontrol Noktası |
|---|---|---|
| Mahkemece verilmiş ayrılık kararı | Ayrılık kararının varlığı | Kararın tarih ve kapsamının kefalet anında geçerli olması |
| Yasal olarak ayrı yaşama hakkı | Kanuni sebeple ayrı yaşama hakkının doğması | Haklı sebebin somut olgularla ortaya konulabilmesi |
| Sonradan yapılan bazı değişiklikler | Sorumluluk artışı olmaması | Limit artışı, tür değişimi veya güvencelerin azalması olup olmadığı |
| Belirli ticari/mesleki kefaletler | Sıfat ve faaliyet bağlantısı | Kefaletin işletme/şirket faaliyetiyle doğrudan ilişkisi |
Mahkemece Verilmiş Ayrılık Kararı
Eşler arasında mahkemece verilmiş bir ayrılık kararı varsa, evli kişinin kefil olabilmesi için diğer eşin rızası kural olarak aranmaz. Buradaki temel mantık, ayrılık kararıyla birlikte ortak hayatın hukuken farklı bir düzene girmiş olması ve eşlerin ekonomik risklerini birlikte üstlenme varsayımının zayıflamasıdır. Ancak uygulamada kritik husus, ayrılık kararının yalnızca “fiili ayrılık” değil, mahkeme kararıyla tesis edilmiş bir statü olmasıdır. Bu nedenle, tarafların ayrı evlerde yaşaması veya aralarında geçimsizlik bulunması tek başına yeterli görülmez.
Yargısal değerlendirmede, ayrılık kararının kefaletin kurulduğu tarihte yürürlükte olup olmadığı ve kararın kapsamı önem taşır. Örneğin, karar süresi dolmuşsa ya da karar kaldırılmışsa, istisna işletilemez ve eş rızası tekrar geçerlilik şartı haline gelir. Uygulamada bankaların veya alacaklıların yaptığı yaygın hata, ayrılık kararının varlığını yalnızca sözlü beyana dayanarak kabul etmeleri ve dosyaya belge almamalarıdır. Sonrasında takip aşamasında kefaletin geçerliliği tartışmaya açıldığında, istisnanın ispatı güçleşir.
Güvenli uygulama, ayrılık kararının tarih, mahkeme ve kesinleşme durumunu gösteren belgelerin kefalet dosyasında bulunmasıdır. Böylece hem kefil hem alacaklı bakımından sonradan “eş rızası eksikliği” iddiası üzerinden doğabilecek uyuşmazlıklar önemli ölçüde azaltılır.
Yasal Olarak Eşlerin Ayrı Yaşama Hakkının Doğması
Eş rızasının aranmadığı bir diğer durum, eşlerden birinin yasal olarak ayrı yaşama hakkının doğmuş olmasıdır. Bu kavram, her anlaşmazlıkta otomatik şekilde devreye giren bir alan değildir. Kanunun öngördüğü çerçevede, ortak hayatın devamının kişiliği, ekonomik güvenliği veya aile huzurunu ciddi biçimde tehlikeye soktuğu hallerde ayrı yaşama hakkından söz edilebilir. Bu hak doğduğunda, kefil olacak eşin diğer eşten rıza almadan işlem yapabilmesi mümkün hale gelir.
Uygulamada en çok hata yapılan nokta, ayrı yaşama hakkının varlığının “varsayım” olarak kabul edilmesidir. Oysa yargı pratiğinde, ayrı yaşama hakkını doğuran olguların somutlaştırılması beklenir. Başka bir ifadeyle, yalnızca “ayrı yaşıyoruz” beyanı, eş rızası aranmaması sonucunu doğuracak kadar güçlü bir temel oluşturmayabilir. Bu nedenle kefaletin geçerliliği tartışmasında, ayrı yaşama hakkının oluştuğu koşulların değerlendirilmesi gerekebilir.
Özellikle takip ve dava aşamasında, eş rızasının yokluğu ileri sürüldüğünde alacaklı tarafın “istisna var” savunmasını yapabilmesi için dosyada objektif dayanaklara ihtiyaç duyulur. Bu dayanaklar; daha önceki başvurular, tedbir kararları, resmi kayıtlar veya sürecin hukuki zeminini gösteren belgeler olabilir. İstisnaların dar yorumlanması yaklaşımı nedeniyle, ispat yükü ve belge düzeni pratikte belirleyici hale gelir.
TBK 584/2 Düzenlemesi
Kefalet sözleşmesi kurulduktan sonra sözleşmede değişiklik yapılması sık rastlanan bir durumdur. Ancak her değişiklik, yeniden eş rızası gerektirmez. Kural olarak, değişiklik kefilin sorumluluğunu artırıyor veya kefil lehine olan güvenceleri önemli ölçüde azaltıyorsa, eş rızasının yeniden alınması gerekir. Buna karşılık, yapılan değişiklik kefilin üstlendiği riskte anlamlı bir artışa yol açmıyorsa, eş rızasının aranmayacağı kabul edilir. Bu ayrım, uygulamada “teknik” görünse de sonuçları son derece ağırdır; çünkü yanlış sınıflandırma, kefaletin geçerliliğinin bütünüyle tartışmalı hale gelmesine neden olabilir.
Örneğin, kefilin sorumlu olduğu azami tutarın artırılması, çoğu zaman yeni bir rıza ihtiyacını doğurur. Benzer şekilde, adi kefaletin müteselsil kefalete çevrilmesi de kefilin riskini önemli ölçüde büyütür; çünkü alacaklı, asıl borçluya başvurmadan doğrudan kefile gidebilme imkanına kavuşur. Buna karşılık; adres, iletişim bilgisi, ödeme planında kefilin riskini büyütmeyen teknik düzenlemeler veya kefil yararına güvenceyi azaltmayan değişiklikler, kural olarak yeni rıza gerektirmeyebilir.
Burada Yargıtay’ın dikkat ettiği ana nokta şudur: Değişiklik “kâğıt üzerinde küçük” görünse bile, kefilin fiili riskini artırıyorsa rıza gerekir. Bu nedenle uygulamada sözleşme revizyonlarının her birinin “risk etkisi” yönünden değerlendirilmesi, sonra belge düzenine bağlanması gerekir.
Kefalette Eş Rızası Aranmayan Haller
Eş rızasının aranmadığı haller, yalnızca aile hukukuna ilişkin istisnalarla sınırlı değildir; ticari hayatın işleyişini korumak amacıyla belirli işlem türlerinde de eş rızası aranmayabilir. Bu alanda en önemli ayrım, kefaleti veren kişinin ticari veya mesleki sıfatı ile kefaletin işletme/mesleki faaliyetle bağlantısı arasındaki ilişkiye dayanır. Örneğin bir ticari işletmenin sahibi veya bir ticaret şirketinin ortak ya da yöneticisi, işletme veya şirket faaliyetleriyle ilgili bir işlem kapsamında kefalet veriyorsa; kanunun öngördüğü şartlar dahilinde eş rızası aranmama ihtimali gündeme gelebilir. Benzer şekilde, esnaf ve sanatkârlar siciline kayıtlı kişilerin mesleki faaliyetleriyle bağlantılı kefaletleri bakımından da eş rızası şartı her durumda otomatik olarak aranmayabilir.
Uygulamada en kritik risk, “ticaridir” gerekçesiyle istisnanın kolayca kabul edilmesidir. Oysa ticarilik iddiası, tek başına yeterli olmayabilir. Kefaletin konusu, kullanılan kredi veya borç ilişkisinin niteliği, kefil olan kişinin sıfatı ve bu sıfatın işlem anındaki güncelliği birlikte değerlendirilir. Yargı pratiği, istisnaları genişleterek eş rızasını etkisiz hale getiren yorumlara mesafeli durur. Bu nedenle, eş rızası aranmadığı iddiası ileri sürülüyorsa, istisnanın dayandığı şartların belgeyle ispatı önem kazanır.
Bu başlık altında pratik bir kontrol listesi şu şekilde kurulabilir:
- Kefalet verenin sıfatı: işletme sahibi mi, şirket ortağı/yöneticisi mi, sicile kayıtlı esnaf mı?
- Kefaletin amacı: işletme veya mesleki faaliyet için mi veriliyor, kişisel borç için mi?
- Belge bütünlüğü: sözleşme seti içinde faaliyet bağlantısını gösteren kayıtlar mevcut mu?
- Risk artışı: kefalet türü ve limit, olağan ticari sınırlar içinde mi, yoksa kişisel teminat gibi mi kurgulanmış?
Eşler Birbirine Kefil Olabilir Mi?
Eşlerin birbirine kefil olabilmesi mümkündür; hukuk düzeni, eşler arasında kefaleti kural olarak yasaklayan bir yaklaşım benimsemez. Ancak bu noktada “eş rızası” tartışması farklı bir karakter kazanır. Çünkü borçlu olan eşin, diğer eşin kefaletine “rıza göstermesi” şeklinde bir şart aramak, pratikte çoğu zaman anlamını kaybeder. Borçlu eş zaten işlemin tarafı olarak borç altına girmektedir; ayrıca kefil eş için rıza beyanı aranması, sistemin korumak istediği değerle çelişebilecek yorumlara yol açabilir.
Yargı uygulamasında, eşin borçlu eşe kefil olması durumunda, diğer eşin rızasını aramanın gereksiz olduğu yönünde değerlendirmeler görülebilir. Bu yaklaşımın temel gerekçesi şudur: Rıza mekanizması, evli kişinin üçüncü kişi borcuna kefil olarak aileyi risk altına sokmasını sınırlandırır. Eşlerin birbirine kefil olması ise doğrudan aile içi ekonomik ilişkiyle bağlantılıdır ve borçlu eşin “rıza göstermesi” kavramsal olarak zaten işlem bütünlüğünün içinde erir.
Buna rağmen uygulamada, bankaların standart sözleşme süreçleri nedeniyle eş rızası belgeleri talep ettiği görülebilir. Bu, çoğu zaman risk yönetimi ve süreç standardizasyonundan kaynaklanır. Yine de hukuki uyuşmazlık çıktığında, somut olayın niteliğine göre “rıza aranır mı aranmaz mı” tartışması gündeme gelebilir. Bu nedenle, eşler arası kefaletlerde dahi belge düzeninin net kurulması; kefaletin kapsamının açık yazılması ve taraf iradelerinin çelişki doğurmayacak biçimde kayda geçirilmesi, uyuşmazlık ihtimalini azaltan bir yöntemdir.
Eşin Rızası Olmadan Ev Satılabilir Mi?
Eş rızası kavramı, yalnızca kefaletle sınırlı değildir; aile konutu gibi alanlarda da eşin rızası, işlem geçerliliği bakımından belirleyici olabilir. Aile konutu (eşlerin birlikte yaşadığı, yaşam merkezini oluşturan konut) üzerinde yapılacak bazı işlemler, malik olan eşin tek başına kararına bırakılmayabilir. Satış, devretme, kira sözleşmesini feshetme veya konut üzerindeki hakları sınırlayıcı işlemler, diğer eşin açık rızasına bağlanabilmektedir. Bu yaklaşımın temelinde, aile düzeninin ve barınma güvenliğinin korunması vardır.
Uygulamada en çok karıştırılan nokta şudur: Konut tapuda tek eş adına kayıtlı olsa bile, eğer fiilen aile konutu niteliği taşıyorsa, diğer eşin rızası gündeme gelebilir. Dolayısıyla “mülkiyet benim” düşüncesiyle işlem yapılması, sonradan hukuki ihtilaf doğurabilir. Ayrıca rıza mekanizması yalnızca satışla sınırlı değildir; konutu ipotek etmek gibi ayni hakla sınırlamalar da benzer riskler taşır. Bu nedenle aile konutu niteliği bulunan taşınmazlarda, işlem öncesinde hukuki durumun doğru analiz edilmesi ve rıza gerekip gerekmediğinin belirlenmesi önemlidir.
Bu başlığın kefaletle ilişkisi şu noktada ortaya çıkar: Her iki alanda da kanun koyucu, eşlerin işlem özgürlüğünü tamamen ortadan kaldırmadan, aileyi ciddi ekonomik veya barınma risklerinden korumaya dönük bir “denge” kurmaya çalışır. Bu denge, uygulamada belge düzeni ve doğru nitelendirme yapılmadığında kolayca uyuşmazlığa dönüşebilir.
Eşin Rızası Olmadan Kredi Çekilebilir Mi?
Kredi kullanımı, aile ekonomisini doğrudan etkileyen bir işlem olduğu için kamuoyunda “eş rızası gerekir mi” sorusu sıkça sorulur. Burada iki kavramın ayrıştırılması gerekir: kredi borçlusu olmak ile kefil olmak aynı şey değildir. Kredi sözleşmesinde borçlu olan eş, borcun asli tarafıdır; kefil ise borçlu ödemezse devreye giren üçüncü kişidir. Eş rızası şartı esasen kefalet ilişkisi bakımından belirginleşir. Buna rağmen kredi süreçlerinde bankalar, risk politikaları veya sözleşme kurgusu nedeniyle eşin bilgilendirilmesine yönelik ek belgeler talep edebilir.
Uygulamada asıl problem, kredinin “tek borçlu” olarak çekildiği düşünülürken, sözleşme seti içinde kefalet, müşterek borçluluk, garanti benzeri yükümlülüklerin yer almasıdır. Eşlerden biri kredi çekerken diğer eşin kefil yapılması, limiti genişletmek veya teminatı güçlendirmek amacıyla sık kullanılan bir yöntemdir. Bu durumda, kefil olan eş evliyse, kefalette eşin rızası şartı tekrar gündeme gelir. Yani kredi çekmek tek başına eş rızasına bağlanan bir işlem olarak ele alınmasa da, kredi kurgusu kefalet içeriyorsa rıza şartı kritik hale gelir.
Pratik öneri, kredi sözleşmesi imzalanmadan önce “kefil var mı, kefalet türü ne, azami limit ne” sorularının netleştirilmesidir. Böylece aile ekonomisini etkileyen riskler şeffaflaşır; sonradan “eş rızası eksikliği” gibi geçerlilik tartışmalarının doğması engellenir.
Kefil Eş Rızası Örneği
Eş rızası metninin amacı, eşin kefalet riskini bildiğini ve belirli bir işlem için yazılı şekilde onay verdiğini açıkça göstermektir. Bu nedenle metnin; kefaletin hangi ilişkiye dayandığını, mümkünse kefilin sorumluluğunun limitini ve işlem tarihini belirsizlik yaratmayacak şekilde ortaya koyması tercih edilir. Uygulamada rıza metninin “genel onay” şeklinde düzenlenmesi, özellikle kapsam genişledikçe ispat ve geçerlilik tartışmalarını artırır. Bu nedenle rıza beyanının, kefalet sözleşmesiyle aynı dosya bütünlüğü içinde yer alması ve kefalet kurulmadan önce veya kurulma anında imzalanması güvenli yaklaşımdır.
Aşağıdaki örnek metin, yalnızca format ve içerik mantığını göstermek amacıyla hazırlanmış genel bir taslaktır. Somut olayın özelliklerine göre (kefalet türü, azami limit, borç ilişkisi) uyarlanması gerekebilir:
Örnek Rıza Metni: Eşim tarafından kurulacak kefalet taahhüdüne, kefaletin kapsamını ve üstlenilecek mali riski bilerek, bu işlem için yazılı olarak rıza gösterdiğimi beyan ederim. Kefaletin bağlı olduğu borç ilişkisi ve kefilin sorumluluğunun kapsamı, ilgili kefalet sözleşmesinde belirtilen şartlar çerçevesindedir.
Bu metin düzenlenirken, imza tarihinin kefaletle uyumlu olması, rızanın aynı işlem için verildiğinin anlaşılması ve mümkünse limit/kefalet türü gibi kritik noktaların açıkça yazılması, uyuşmazlık riskini azaltır. Özellikle “müteselsil kefalet” gibi alacaklının doğrudan kefile gidebildiği türlerde, eşin risk algısının daha güçlü şekilde ortaya konulması önem taşır.
Sıkça Sorulan Sorular
Kefalette eşin rızası mutlaka yazılı olmak zorunda mı?
Evet. Kefalette eşin rızası, koruyucu bir geçerlilik şartı olarak kurgulandığı için yazılı şekilde alınmalıdır. Sözlü onay, telefon görüşmesi, mesajlaşma veya tanıkla ispat gibi yöntemler çoğu durumda rıza şartının amacını karşılamaz. Uyuşmazlık halinde rızanın yazılılığı ve kapsamı tartışma konusu olur.
Eş rızası kefalet imzalandıktan sonra verilirse geçerli olur mu?
Kural olarak hayır. Eş rızası, kefalet kurulmadan önce veya en geç kefalet anında verilmelidir. Sonradan verilen rıza, çoğu durumda kefaleti geçerli hale getirmez. Bu nedenle rıza belgesinin tarih ve işlem bütünlüğü bakımından kefaletle uyumlu olması kritik kabul edilir.
Kefalet sözleşmesinde sonradan limit artarsa eş rızası gerekir mi?
Genel yaklaşım, kefilin sorumluluğunu artıran değişikliklerde yeniden eş rızasının alınması gerektiği yönündedir. Limit artışı, kefilin riskini büyüttüğü için bu kapsamda değerlendirilir. Değişiklik “risk artışı” doğuruyorsa, rıza yokluğu kefaletin geçerliliği üzerinde ciddi etki yaratabilir.
Eşler birbirine kefil olabilir mi?
Evet, eşlerin birbirine kefil olmasına engel bir kural bulunmaz. Ancak bu durumda eş rızasının nasıl değerlendirileceği, işlemin niteliğine göre tartışma yaratabilir. Uygulamada güvenli yaklaşım, işlem setinin açık ve çelişkisiz düzenlenmesi; kefalet türü ve kapsamının net biçimde gösterilmesidir.</p
Avukat Fatih Tahancı, 2015 yılında Hukuk Fakültesini tam burslu, onur öğrencisi olarak Ankara’da tamamlamıştır. Avukatlık stajını Ankara Barosu nezdinde; ceza hukuku, sigorta hukuku, tazminat hukuku, iş hukuku, icra hukuku ve idare hukuku konularına odaklanmış çeşitli avukatlık bürolarında staj yaparak tamamlamıştır. Avukat Fatih Tahancı Çankaya/Ankara’da bulunan Tahancı Hukuk Bürosu’nda avukatlık faaliyeti göstermektedir.