İcra ve İflas

Tasarrufun İptali Davası

Tasarrufun İptali Davası (1)

Tasarrufun İptali Davası, alacaklının icra takibine rağmen alacağını tahsil edemediği durumlarda, borçlunun malvarlığını alacaklıdan kaçırmak amacıyla yaptığı bazı devir ve işlemlerin, alacaklı bakımından etkisiz sayılmasını sağlayan bir dava türüdür. Bu dava, “satış yapıldıysa artık yapacak bir şey yok” düşüncesinin her zaman doğru olmadığını gösterir; çünkü amaç, işlemi herkes için geçersiz kılmak değil, alacaklının cebri icra ile tahsil imkanını geri kazandırmaktır. Uygulamada en kritik nokta, davanın doğru kurgulanmasıdır: borcun gerçekliği, icra takibinin kesinleşmesi, aciz belgesi ve tasarrufun zamanlaması gibi koşullar sağlanmadan açılan davalar çoğunlukla usulden kaybedilir. Bu yazıda; davanın ne olduğu, kimlere karşı açıldığı, hangi şartlarda dinlenebildiği, hak düşürücü sürenin nasıl işlediği, görevli mahkemenin neresi olduğu ve Yargıtay’ın özellikle önem verdiği uygulama başlıkları, pratik uyarılarla birlikte ele alınacaktır.

Özet Bilgi

  • Zamanaşımı Süreleri: Tasarrufun iptali davalarında hak düşürücü süre, dava hakkının sona ermesine neden olur. Bu süre, mahkeme tarafından re’sen değerlendirilir ve sürenin dolmasıyla mahkemenin konuyu esastan inceleme imkanı ortadan kalkar.
  • Gerekli Belgeler: Davanın açılabilmesi için alacaklı ile borçlu arasında geçerli bir borç ilişkisi bulunması, icra takibinin kesinleşmiş olması ve aciz belgesinin (kesin ya da geçici) sunulması gerekmektedir.
  • Şartlar: İptali istenen tasarrufun, takibe konu borcun doğumundan sonra yapılmış olması şarttır. Borç doğmadan önceki tasarruflar iptal davasında kurgulanamaz.
  • Cezalar: Kesinleşmemiş icra takibiyle dava açılması durumunda mahkeme çoğu kez dosyayı usulden sonuçlandırır, bu da davanın kaybedilmesine yol açar.

Tasarrufun İptali Davası Nedir?

Tasarrufun iptali davası, borçlunun yaptığı tasarruf işlemlerinin (örneğin taşınmaz devri, araç satışı, bedelsiz devir, olağandışı düşük bedelli satış gibi), alacaklıya karşı sonuç doğurmamasını hedefler. Burada iptale konu edilen işlem, özel hukuk açısından çoğu zaman geçerlidir; yani alıcı ile satıcı arasında devir geçerli kalabilir. Ancak dava başarıya ulaştığında, alacaklı o mal üzerinde haciz ve satış isteyerek alacağını tahsil edebilir. Bu yönüyle dava, malın “aynına” ilişkin bir tescil davası gibi değil; alacaklının tahsil kabiliyetini koruyan nispi etkili bir mekanizma olarak çalışır.

Uygulamada en sık yanlış anlaşılan husus şudur: Tasarrufun iptali davası, tapu kaydını otomatik olarak borçluya döndürmek zorunda değildir. Özellikle taşınmazlar bakımından, çoğu durumda üçüncü kişi üzerindeki kayıt düzeltilmeden de alacaklının haciz ve satış istemesi mümkün hale gelir. Bu nedenle davanın hedefi “mülkiyeti geri almak” değil, “alacağı tahsil etmeyi mümkün kılmak” şeklinde doğru kurulmalıdır.

Bir diğer kritik çerçeve de davanın, icra-iflas sistematiği içinde alacaklıyı koruyan istisnai bir yol olduğudur. Her devir iptale konu edilemez; kanunun belirlediği tasarruf türleri ve şartları çerçevesinde, borçlunun mali durumu, işlem bedeli, akrabalık/ilişki yakınlığı, ödeme şekli ve alacaklıdan kaçırma kastına işaret eden emareler birlikte değerlendirilir. Bu nedenle davanın başarısı, yalnızca hukuki dayanağa değil; delil stratejisine de doğrudan bağlıdır.

Tasarrufun İptali Davalarında Taraflar Kimlerdir?

Tasarrufun iptali davasında taraf yapısı, klasik iki taraflı uyuşmazlıklardan daha geniştir. Davacı sıfatı, kural olarak alacağını icra takibiyle tahsil edemeyen alacaklıya aittir. Davalı tarafta ise en az iki grup bulunur: borçlu ve tasarrufa konu malı borçludan devralan üçüncü kişi. Bazı dosyalarda üçüncü kişinin malı bir başkasına devretmesi veya işlem zincirinin genişlemesi nedeniyle, davalı sayısı artabilir. Burada temel ölçüt, alacaklının haciz ve satış yoluyla ulaşmak istediği malın hangi elde bulunduğudur.

Üçüncü kişinin davaya dahil edilmesindeki amaç, hukuki güvenliğin dengelenmesidir. Çünkü dava, borçlu ile üçüncü kişi arasındaki bir işlem üzerinden ilerler; bu nedenle üçüncü kişinin iyiniyet iddiası, ödediği bedel, ödeme biçimi ve borçlunun durumunu bilip bilmemesi gibi faktörler dosyada önem kazanır. Özellikle yakın akrabalık, aynı iş çevresi, birlikte ikamet, kısa süre içinde çoklu devirler, bedelin bankacılık sistemi dışında elden ödendiği iddiaları gibi olgular, mahkemenin “bilme/bilmesi gerekme” değerlendirmesinde belirleyici hale gelebilir.

Pratikte en kritik hata, davanın yalnız borçluya yöneltilmesidir. Oysa tasarrufa konu mal üçüncü kişi üzerinde ise, yalnız borçluya karşı açılan bir dava tahsil kabiliyetini sağlamaz. Benzer şekilde, mal daha sonra başka bir kişiye devredildiyse, davanın kapsamının ve husumetin buna göre doğru kurulması gerekir. Bu tür davalarda taraf teşkili, sadece usul sorunu değildir; davanın sonucunu doğrudan etkileyen stratejik bir aşamadır.

Tasarrufun İptali Davasının Şartları

Tasarrufun iptali davasının dinlenebilmesi için bir dizi ön koşul birlikte aranır. İlk şart, alacaklı ile borçlu arasında gerçek ve hukuken geçerli bir borç ilişkisinin bulunmasıdır. Kağıt üzerinde oluşturulmuş, gerçekte mevcut olmayan bir borç ilişkisine dayanarak üçüncü kişilerin malvarlığı güvenliğini sarsacak şekilde iptal davası yürütülmesi kabul edilmez. Bu nedenle mahkemeler, borcun varlığını yalnız senet veya sözleşme ile değil; ticari defterler, ödeme belgeleri, hakedişler, banka hareketleri gibi destekleyici delillerle birlikte değerlendirmeye elverişli bir dosya görmeyi bekler.

İkinci şart, borçlu aleyhine başlatılan icra takibinin kesinleşmiş olmasıdır. Takibe itiraz edilmişse ve itiraz kaldırılmamış/iptal edilmemişse veya usule uygun tebligat yapılmadıysa, kesinleşmeden söz etmek güçleşir. Kesinleşmemiş bir takip üzerinden açılan davalarda, mahkeme çoğu kez esasa girmeden dosyayı usulden sonuçlandırır.

Üçüncü şart, aciz belgesi (kesin ya da geçici) bulunmasıdır. Bu belge, davanın başında sunulmamış olsa dahi yargılamanın her aşamasında tamamlanabilen bir dava şartı olarak ele alınır. Ayrıca borçlunun haczi kabil malı bulunmadığını gösteren haciz tutanakları da, belirli koşullarda aciz belgesi yerine geçebilen nitelikte kabul edilebilir.

Dördüncü şart ise zamanlamadır: iptali istenen tasarrufun, takibe konu borcun doğumundan sonra yapılmış olması gerekir. Borç doğmadan önce yapılan tasarruflar bakımından iptal davası kurgusu çoğunlukla çöker. Bu nedenle borcun doğum tarihi, özellikle kredi, kefalet ve rücu ilişkilerinde doğru tespit edilmelidir.

  • Delil hatası: Borcun gerçekliğini yalnız iddia ile bırakmak.
  • Usul hatası: Kesinleşmemiş icra takibiyle yola çıkmak.
  • Dava şartı hatası: Aciz belgesini hiç sunmamak veya geçici belgeyi kesin belgeyle tamamlamamak.
  • Zamanlama hatası: Borç doğumundan önceki tasarrufları iptal davasına konu etmek.

Tasarrufun İptali Davasında Hak Düşürücü Süre

Tasarrufun iptali davalarında, çoğu kişinin alışık olduğu “zamanaşımı” mantığından farklı olarak hak düşürücü süre rejimi öne çıkar. Hak düşürücü sürede, süre dolduğunda yalnız dava hakkı değil; çoğu durumda mahkemenin konuyu esastan inceleme imkanı da ortadan kalkar. Bu nedenle süre, tarafların ileri sürmesine bağlı kalmaksızın mahkemece re’sen değerlendirilir. Uygulamada süre tartışmaları, davanın kaderini belirleyen ilk eşiklerden biridir.

İcra ve iflas sistematiğinde, tasarruf türüne göre farklı süre mantıkları görülür. Örneğin bazı işlemlerde borçlunun aciz haline yaklaşan dönemlerde yaptığı ivazsız (karşılıksız) veya olağandışı işlemler daha sıkı değerlendirilir. Bazı işlemlerde ise alacaklıya zarar verme kastı ve üçüncü kişinin bunu bilmesi veya bilmesini gerektiren açık emarelerin bulunması, süre hesabının yanında ayrıca tartışılır. Bu çerçevede dava stratejisinin ilk adımı, tasarrufun türünü doğru nitelendirmek ve süre hesabını buna göre netleştirmektir.

Pratikte yapılan kritik hatalardan biri, süreyi yalnız “işlemin tarihi” üzerinden tek boyutlu okumaktır. Oysa dosyanın niteliğine göre; tasarrufun görünürdeki tarihi, fiili teslim, ödeme tarihi, devir zinciri, alacaklı tarafından öğrenme olgusu gibi unsurlar tartışma konusu olabilir. Bir diğer hata da şudur: İptal davası ile genel muvazaa iddiasının birbirine karıştırılması. Muvazaa iddiası, farklı hukuki zeminde ele alınabildiğinden; yanlış nitelendirme, süre yönünden gereksiz bir kayıp doğurabilir. Bu sebeple, hangi hukuki yolun seçileceği daha dava dilekçesi aşamasında netleştirilmeli ve delil seti buna göre kurulmalıdır.

Tasarrufun İptali Davalarında Görevli Mahkeme

Tasarrufun iptali davalarında görevli mahkeme konusunda uygulamada sık yanılgı görülür. Tasarrufa konu işlem bir ticari ilişkiye dayanıyor olsa bile (örneğin ticari satış, banka kredisi, ticari nitelikli sözleşmeler), bu tek başına davayı ticaret mahkemesinin görev alanına taşımaz. Genel kural olarak bu davalara Asliye Hukuk Mahkemesi bakar. Görev itirazı, süreci uzatan ve çoğu zaman telafisi güç masraf/tebligat yükü doğuran bir risk olduğundan; mahkeme seçimi en başta doğru yapılmalıdır.

Görev değerlendirmesinde odak noktası, alacak ilişkisinin ticari olup olmamasından ziyade, davanın hukuki niteliğidir. Tasarrufun iptali davası, icra-iflas hukukunun alacaklıyı koruyan özel bir kurumudur ve bu çerçevede genel görevli mahkemede görülmesi esastır. Benzer şekilde, bazı dosyalarda alacaklı, işlemin danışıklı (muvazaalı) olduğu iddiasını ileri sürerek Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde değerlendirme ister ve icra-iflas hükümlerinin belirli sonuçlarının kıyasen uygulanmasını talep eder. Bu tür kurgularda da görev tartışması, davanın adlandırılmasından çok talep sonucunun niteliğine göre yapılır.

Uygulamada dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta, görev ile yetkinin karıştırılmasıdır. Görev, mahkemenin türünü (Asliye Hukuk/Asliye Ticaret gibi) belirler; yetki ise coğrafi yargı çevresiyle ilgilidir. Yanlış görev seçimi, dava şartı eksikliği niteliğinde doğrudan usulden ret riskini taşır. Buna karşılık yetki itirazı, şartları oluştuğunda daha farklı sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle dilekçe aşamasında “hangi mahkeme” sorusuna yanıt verilirken hem görev hem yetki birlikte kontrol edilmelidir.

Tasarrufun İptali Davası Yargıtay Kararları

Yargıtay uygulaması, tasarrufun iptali davalarında “teori” ile “dosya gerçeği” arasındaki mesafeyi net biçimde ortaya koyar. En baskın yaklaşım, davanın ön koşullarının eksiksiz tamamlanması ve iptal sebeplerinin somut olgularla ispatlanması yönündedir. Bu kapsamda Yargıtay, aciz belgesinin dosyada bulunmamasını çoğu dosyada kritik bir eksiklik olarak görür ve mahkemenin esasa girerek karar vermesini isabetli bulmayabilir. Aynı şekilde, borcun doğum tarihinin tasarruf tarihine göre yanlış değerlendirilmesi, doğrudan dava koşulu yokluğuna yol açabilir.

Yargıtay’ın dikkat ettiği ikinci ana eksen, üçüncü kişinin konumudur. İşlemin bedeli, bedelin ödeme biçimi, taraflar arasındaki yakınlık, borçlunun mali durumu ve üçüncü kişinin bunu bilip bilmemesi gibi unsurlar; “alacaklıya zarar verme kastı” tartışmasının merkezindedir. Özellikle rayicin çok altında bedelle yapılan satışlar, bedelsiz devirler, kısa aralıklarla yapılan el değiştirmeler veya borçlunun haciz baskısı altındayken yaptığı işlemler, mahkemelerin daha derin araştırma yapmasını gerektirir. Bu araştırma yapılmadan “kabul” kararı verilmesi, inceleme eksikliği olarak değerlendirilebilir.

Yargıtay çizgisinde pratik bir sonuç daha vardır: Tasarrufun iptali davası kabul edildiğinde, taşınmazlarda her zaman “iptal ve tescil” gibi ayni sonuçlara gidilmesi zorunlu değildir. Davanın amacı, alacaklının alacağıyla sınırlı şekilde haciz ve satış istemesine imkan tanımaktır. Bu ayrım, dava dilekçesindeki talep sonucunun doğru kurulması bakımından önemlidir; yanlış talep, gereksiz tescil tartışmalarına ve talep aşımına yol açabilir.

Tasarrufun iptali davasının şartları

Tasarrufun iptali davasında Yargıtay, “önce şartlar, sonra iptal sebebi” sıralamasını çok net uygular. Önce; alacağın gerçekliği, icra takibinin kesinleşmesi, aciz belgesi ve tasarrufun borçtan sonra yapılması kontrol edilir. Bu eşik geçilmeden, ivazlar arasında fahiş fark olup olmadığı, işlemde bağışlama benzeri nitelik bulunup bulunmadığı veya alacaklıyı zarara sokma kastının varlığı gibi iptal sebeplerine girilmesi risklidir. Bu nedenle uygulamada, dava dilekçesi ve delil listesi hazırlanırken, yalnız iptal sebeplerine yoğunlaşmak yerine, bu dava koşullarını ispatlayacak belgelerin de dosyaya sistemli şekilde eklenmesi gerekir. Aksi halde davanın “haklı” olması, “kabul” kararı için yeterli olmayabilir; usul eksiklikleri sonucu belirleyebilir.

Muvazaaya dayalı tasarrufun iptali davasının önşartı

Danışıklı (muvazaalı) işlemler, çoğu zaman tasarrufun iptali davası ile birlikte anılır; ancak hukuki zemini ve ispat dinamiği farklılık gösterebilir. Muvazaa iddiası, üçüncü kişiyi aldatma amacıyla yapılan ve tarafların gerçek iradesini yansıtmayan bir işlem düzenini ifade eder (yani görünürde satış, gerçekte bağış gibi). Yargısal yaklaşımda, muvazaa iddiasının kabulü için alacaklının borçluya karşı bir alacağının bulunması ve işlemin bu alacağı engelleme amacıyla yapılması gibi unsurlar kritik önemdedir. Uygulamada en sık hata, her düşük bedelli satışı otomatik “muvazaa” saymaktır. Oysa mahkemeler; ödeme belgeleri, piyasa rayici, tarafların ekonomik gücü ve hayatın olağan akışı gibi veri setleri üzerinden değerlendirme yapar. Bu nedenle muvazaa iddiası ileri sürülüyorsa, yalnız şüphe değil; şüpheyi destekleyen somut emareler dosyaya taşınmalıdır.

Kefilin borcu ödemesi halinde rücu hakkının kapsamı

Kefalet ilişkilerinde tasarrufun iptali davasının en kritik teknik noktası, “borcun doğum tarihi” meselesidir. Kefil borcu ödediğinde alacaklıya halef olur (alacaklının yerine geçer) ve alacaklının sahip olduğu bazı takip haklarını kullanabilir. Ancak tasarrufun iptali davasında, iptale konu tasarrufun borçtan sonra yapılmış olması şartı bulunduğundan, “borç ne zaman doğdu?” sorusu belirleyici hale gelir. Uygulamada sık yapılan hata, borcu ödeme tarihini borcun doğumu sanmaktır. Oysa kefilin ödediği tarih, halefiyetin oluştuğu tarih olabilir; fakat borcun doğumu çoğu zaman asıl borç ilişkisinin kurulduğu ana bağlanır. Bu ayrım, tasarrufun borçtan önce mi sonra mı yapıldığını doğrudan etkilediği için, kefil açısından dava kurgulanırken sözleşme tarihi, borç ilişkisinin niteliği ve ödeme/temerrüt süreçleri birlikte değerlendirilmelidir.

İcra ihaleleri hakkında tasarrufun iptali davası açılabilir mi?

Cebri icra yoluyla yapılan satışlar (ihaleler) kural olarak “devlet eliyle satış” niteliği taşıdığı için, tasarrufun iptali davasının klasik çerçevesine her zaman kolayca oturmaz. Bununla birlikte uygulamada, borçlunun alacaklıdan mal kaçırmak amacıyla danışıklı bir alacak-borç ilişkisi kurduğu, bu görünürdeki ilişki üzerinden takip başlatıldığı ve ihalenin bu planın parçası olarak işletildiği iddiaları gündeme gelebilir. Bu tür dosyalarda temel mesele, ihalenin arkasındaki ilişkiler zincirinin gerçekten “organize bir kaçırma planı” olup olmadığının somut delillerle ortaya konulmasıdır. Salt ihalenin yapılmış olması, her durumda iptal imkanı doğurmaz; fakat danışıklılık iddiasını destekleyen emareler güçlü ise, hukuki değerlendirme farklılaşabilir. Bu nedenle icra ihalesi içeren senaryolarda, dava stratejisi standart tasarruf dosyalarından daha yoğun delil araştırması gerektirir.

Tasarrufun iptali davası önceden doğan borç için açılabilir

Tasarrufun iptali davasının en temel ön koşullarından biri, borcun iptali istenen tasarruftan önce doğmuş olmasıdır. Bu koşul gerçekleşmiyorsa, mahkemenin esasa girip “kast var mı, bedel düşük mü” gibi tartışmalara geçmesi beklenmez. Uygulamada bu şart özellikle kambiyo senetleri, sonradan düzenlenen belgeler veya borcun doğumunu farklı tarihlere çekebilen ilişki tiplerinde sorun yaratır. Örneğin senedin düzenlenme tarihi ile gerçek borç ilişkisi farklı olabilir; mahkeme, sadece belge tarihine bakarak değil, borcun hangi hukuki sebeple ve ne zaman doğduğunu resen araştırmaya elverişli bir dosya görmelidir. Bu nedenle alacaklı taraf, borcun doğum anını netleştiren belgeleri (sözleşme, teslim/ifa belgeleri, banka kayıtları, cari hesap mutabakatları gibi) dosyaya koymalı; borç doğumunu belirsiz bırakarak dava koşulunu tartışmalı hale getirmemelidir.

Tasarrufun iptali davası ile genel muvazaa davası arasındaki fark

Uygulamada en kritik kavşaklardan biri, tasarrufun iptali davası ile genel muvazaa davasının birbirine karıştırılmasıdır. Tasarrufun iptali davası, icra-iflas hukukunun sağladığı özel bir korumadır ve alacaklının tahsil kabiliyetini yeniden kurmayı hedefler; çoğu zaman ayni tescil sonucunu zorunlu kılmaz. Genel muvazaa davasında ise, işlem baştan itibaren tarafların gerçek iradesini yansıtmadığı için “geçersizlik” iddiası ağır basar ve özellikle taşınmazlarda tapu kaydının düzeltilmesi gibi ayni sonuçlar gündeme gelebilir. Bu fark, hem dava şartları hem süre tartışmaları hem de talep sonucu bakımından belirleyicidir. Yanlış nitelendirme, doğru delille yürütülebilecek bir dosyanın, sırf yanlış hukuki yola sokulduğu için reddedilmesine yol açabilir. Bu nedenle dilekçe kurgusunda “hangi hukuki sebep, hangi talep sonucuna hizmet ediyor?” sorusu mutlaka netleştirilmelidir.

KriterTasarrufun İptali DavasıGenel Muvazaa Davası
HedefAlacaklıya karşı işlemi sonuçsuz bırakmak; haciz-satış imkanı sağlamakİşlemin danışıklı/gerçek dışı olduğu gerekçesiyle geçersizliğini tespit etmek
NitelikŞahsi (nispi etkili)Ayni sonuç doğurabilen
Tipik SonuçTescil gerekmeksizin haciz ve satış talebi gündeme gelebilirTaşınmazlarda tapu kaydının düzeltilmesi tartışılabilir
Dosya Kurgusuİcra takibi, aciz belgesi, borç-tasarruf sıralaması ön plandaİrade-beyan uyumsuzluğu, aldatma amacı ve gizli anlaşma ön planda

SSS

Tasarrufun iptali davasını kazanınca mal otomatik olarak borçlu adına mı döner?

Hayır. Tasarrufun iptali davası, kural olarak malın mülkiyetini borçluya geri döndüren bir mekanizma değildir. Dava kabul edildiğinde amaç, tasarrufun alacaklı bakımından sonuç doğurmamasıdır. Bu sayede alacaklı, üçüncü kişi üzerindeki mal için haciz ve satış isteyebilir. Tapu kaydının düzeltilmesi gibi aynî sonuçlar, genellikle genel muvazaa davasının alanına girer. Bu nedenle talep sonucunun doğru kurulması, davanın hedefiyle uyumlu olmalıdır.

Aciz belgesini dava açarken sunmak zorunlu mudur?

Aciz belgesi (borçlunun malının borca yetmediğini gösteren belge) dava şartı niteliğindedir; ancak her olayda dava dilekçesiyle birlikte sunulması zorunlu değildir. Uygulamada aciz belgesi, yargılamanın ilerleyen aşamalarında da dosyaya getirilebilir. Buna rağmen belge hiç sunulmazsa dava, dava şartı eksikliği nedeniyle reddedilebilir. Bu nedenle icra dosyasındaki haciz tutanakları ve “haczi kabil mal bulunmadığına” ilişkin kayıtlar da dikkatle takip edilmelidir.

Borç doğmadan önce yapılan satış için tasarrufun iptali davası açılabilir mi?

Kural olarak hayır. Tasarrufun iptali davasında en kritik ön koşullardan biri, iptali istenen tasarrufun, takip konusu borcun doğumundan sonra yapılmış olmasıdır. Borç doğmadan önce yapılan işlemler bakımından, alacaklının zararlandırıldığı iddiası bu dava türü açısından hukuki zeminde zayıflar ve mahkeme bu hususu kendiliğinden araştırır. Olayın niteliğine göre farklı hukuki yollar gündeme gelebilse de, tasarrufun iptali bakımından “borç-tasarruf sırası” belirleyicidir.

Tasarruf işlemi ticari bir ilişkiye dayanıyorsa dava ticaret mahkemesinde mi açılır?

Hayır. Tasarrufun iptali davasında görevli mahkeme genel olarak Asliye Hukuk Mahkemesidir. Borcun kaynağının ticari olması (örneğin bir ticari satış, kredi ilişkisi veya ticari sözleşme) görevli mahkemeyi kendiliğinden değiştirmez. Uygulamada bu konuda yapılan hatalar, görevsizlik kararlarına ve ciddi zaman kayıplarına yol açabilir. Bu nedenle dava açmadan önce talep sonucunun ve davanın hukuki niteliğinin doğru kurulması gerekir.

Hukuki Denetim
Fatih Tahancı Denetlenme Tarihi:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir