Yargıtay Ceza Genel Kurulu: Trafik Kazası – Ölüm – Taksir – Ağır Mağduriyet – Cezasızlık

yargitay-ceza-genel-kurulu-trafik-kazasi-olum
Ceza Genel Kurulu         2017/636 E.  ,  2018/431 K.
(Yargıtay Ceza Genel Kurulu: Trafik Kazası – Ölüm – Taksir – Ağır Mağduriyet – Cezasızlık)

  •  

“İçtihat Metni”

Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 12. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Ağır Ceza 
Sayısı : 255-293

Sanık … hakkında taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesince 15.05.2012 tarih ve 290-168 sayı ile, eylemin neticelerine göre bölünerek annesi … ve babası …’in ölümlerinin, münhasıran sanığın kişisel ve ailevi durumu bakımından artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açtığı gerekçesiyle anne ve babasının ölümlerine neden olmasından dolayı TCK’nın 22/6 ve CMK’nın 223/4-b maddeleri uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına, katılanlar … ve …’nun yaralanmalarına neden olmasından dolayı ise TCK’nın 89/1, 62/1 ve 53/6. maddeleri uyarınca 5 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, sürücü belgesinin 3 ay süre ile geri alınmasına, CMK’nın 231/5. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir.

Kararların katılan … vekili ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 06.05.2014 tarih ve 19316-10945 sayı ile;
Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararın itiraza tabi olduğu ve katılan … vekili ile Cumhuriyet savcısının itirazlarının, itiraz mercisi tarafından değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiş,
Ceza verilmesine yer olmadığına dair hükmün ise;
“TCK’nın 22/6-1. cümlesinin uygulanabilmesi için taksirle hareket sonucu neden olunan neticenin, münhasıran sanığın kişisel ve ailevi durumu bakımından artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması gerektiği, böyle bir netice ile birlikte başka bir neticenin de meydana gelmiş olması hâlinde anılan fıkra ile uygulama yapılamayacağı, ayrıca taksirli eylemden doğan neticelerin bölünerek bir kısmı bakımından ceza verilmesine yer olmadığına, bir kısmı bakımından ise mahkûmiyete ya da hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemeyeceği dikkate alınmadan, asli kusurlu olarak meydana getirdiği kaza sonucu aracında yolcu olarak bulunan anne ve babasının ölümüne, diğer araçta sürücü ve yolcu olarak bulunan … ve …’nun da yaralanmasına sebebiyet veren sanık hakkında, anne ve babasının ölümünden dolayı TCK’nın 22/6. maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesi ise 25.09.2014 tarih ve 255-293 sayı ile;
“… Katılan sanık …’in taksirle bir kişinin yaralanmasına neden olmak suçundan hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiği ve kararın itiraz edilmeden 12.06.2012 tarihinde kesinleştiği, bu suçla ilgili karar kesinleştikten sonra dosya temyiz üzerine Yargıtay 12 Ceza Dairesine gönderilmiş ve Yargıtay 12 Ceza Dairesinin 2013/19316 Esas, 2014/10945 Karar sayılı kararı ile; sanık … hakkındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesinde; hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı CMK’nın 231/12. madde ve fıkrası uyarınca itiraza tabi olup, aynı Kanun’un 264. maddesi uyarınca kabul edilebilir bir başvuruda mercide yanılma başvuranın haklarını ortadan kaldırmayacağından katılan vekilinin ve mahalli Cumhuriyet savcısının itirazlarının itiraz merciince değerlendirilmesi gerektiğinin belirtildiği, bu hâliyle bu suçla ilgili olarak dosyada kesinleşmiş karar bulunduğu,

Yargıtay 12 Ceza Dairesinin 2013/19316 Esas, 2014/10945 Karar sayılı kararı ile sanık … hakkında taksirle öldürme suçundan ceza verilmesine yer olmadığına ilişkin hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde…;TCK’nın 22/6-1. cümlesinin uygulanabilmesi için taksirle hareket sonucu neden olunan neticenin, münhasıran sanığın kişisel ve ailevi durumu bakımından artık bir cezanın hükmedilmesi gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması gerektiği, böyle bir netice ile birlikte başka bir neticenin de meydana gelmiş olması hâlinde anılan fıkra ile uygulama yapılamayacağı, ayrıca taksirli eylemden doğan neticelerin bölünerek bir kısmı bakımından ceza verilmesine yer olmadığına, bir kısmı bakımından ise mahkûmiyete ya da hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemeyeceği dikkate alınmadan, asli kusurlu olarak meydana getirdiği kaza sonucu aracında yolcu olarak bulunan anne ve babasının ölümüne, diğer araçta sürücü ve yolcu olarak bulunan … ve …’nun da yaralanmasına sebebiyet veren sanık hakkında, anne ve babasının ölümünden dolayı TCK’nın 22/6. maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesinin, Kanun’a aykırı olup kararın bu yönden bozulmasına karar verilmiş ise de;

Sanık …’in taksirle ölüme ve yaralanmaya neden olmak suçundan cezalandırılmasının talep edildiği, kazada sanığın annesi ve babası vefat etmiş, eşi ile çocuklarının yaralanmış olması ve 5237 sayılı TCK’nın 22/6. maddesi gereğince taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran sanığın kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez hükmü karşısında katılan sanığa taksirle ölüme neden olmak suçundan ceza tayini yoluna gidilmemiş, ancak kazanın meydana gelmesinde asli kusurlu olduğu ve katılan …’nun ve aracında yolcu olarak bulunan katılan …’nun doktor raporlarında belirtilen şekilde yaralanmalarına sebebiyet verdiği, sanık …’in sadece diğer araçta bulunan ve şikâyetçi olan katılan …’nun yaralanmasından sorumlu tutulabileceği, 5237 sayılı TCK’nın 22/6. maddesi kapsamında kalan annesinin, babasının ölümünden sorumlu tutulmasının mümkün olmadığı, aynı olayda mağdur katılan …’nun şikâyetçi olmaması durumunda diğer neticelerin TCK’nın 22/6. maddesi kapsamında olması da nazara alındığında buna yönelik eylemden dolayı TCK’nın 89/5. maddesi gereğince tahkikat yapılamayacağı ve ceza verilmeyeceği, kalan eylemi anne ve babanın ölümü olduğu ve bunun da 5237 sayılı TCK’nın 22/6. maddesi kapsamında değerlendirilerek ceza verilmesinin mümkün olmadığı nazara alındığında, basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde basit yaralanan katılan mağdur …’in şikâyetiyle birlikte sanığın aynı zamanda anne ve babasının ölümünden de sorumlu tutulmasının 5237 sayılı TCK’nın 22/6. maddesindeki düzenlemesine, bu hükmün getiriliş amacına ve hakkaniyete uygun olmayacağı” gerekçesiyle bozma kararına direnerek sanık hakkında önceki hükümdeki gibi ceza verilmesine yer olmadığına karar vermiştir.

Direnme kararına konu bu hükmün de katılan … vekili ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 12.12.2014 tarihli ve 386027 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 825-802 sayı ile; 6763 sayılı Kanun’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 03.04.2017 tarih ve 69-2663 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
İnceleme dışı sanık … hakkında taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup direnmenin kapsamına göre inceleme, sanık … hakkında taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma suçundan kurulan ceza verilmesine yer olmadığına dair hükümle sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; trafik kazası neticesi taksirle anne ve babasının ölümü ile ikisi şikâyetçi olmak üzere altı kişinin de yaralanmasına neden olan sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 22. maddesinin altıncı fıkrasının uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından; 29.08.2011 tarihli trafik kazası tespit tutanağına göre; sanık …’in sevk ve idaresindeki otomobili ile Kartopu Caddesi istikametinden geldiği ve Mustafa Özel Caddesi Kavşağından kontrolsüz olarak geçmek istediği sırada sağ yoldan gelen ve doğrudan geçiş yapmakta olan katılan …’nun sevk ve idaresindeki kamyonetin sol yan kısımlarına çarpması sonucu meydana gelen trafik kazasında, sanık …’in bölünmüş kara yoluna çıkarken bu yoldan geçen araçlara geçiş hakkını vermeyip kırmızı flaşör lambasını ve “DUR” trafik levhasını dikkate almadığı, bu suretle kavşaklarda geçiş önceliğine uymadığından %75 oranında, katılan …’nun ise kavşağa yaklaşırken hızını azaltmadığından %25 oranında kusurlu oldukları, sanığın seyir istikametinde kavşağa girmeden “DUR” trafik levhası ile “kırmızı flaşör lambası”nın, katılanın seyir istikametinde kavşağa girmeden “30 km/s” hız tahdit levhası ile “sarı flaşör lambası”nın bulunduğu, çarpma noktasından itibaren 16 metre sonra sanığın aracının durduğu, kazanın açık havada, yerleşim yerinde, dört yönlü kavşakta, 12 metre genişliğinde, bölünmüş, eğimsiz, düz, kuru, asfalt kaplama yolda gündüz meydana geldiği, sanığın ve katılanın B-2 tipi sürücü belgelerinin olduğu, olaydan sonra sanık ve katılan hakkında düzenlenen adli raporlara göre; sanıkta ve katılanda alkole rastlanılmadığı,

Sanığın aracında yolcu olarak bulunan kişiler hakkında Eskişehir Adli Tıp Şube Müdürlüğünce düzenlenen 27.10.2011 tarihli raporlara göre; sanığın, 11 yaşındaki oğlu mağdur …’in yaralanmasının basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif olduğu, 7 yaşındaki yeğeni mağdur …’in yaygın beyin kontüzyonu, subaroknoid kanama ve fibula-tibia cisim kırığı ile sağ radius uç kırığından oluşan yaralanmasının yaşamını tehlikeye sokan bir duruma neden olduğu ve kemik kırıklarının vücut fonksiyonlarını ağır (6) derecede etkileyeceği, 7 yaşındaki kızı mağdur …’in muhtelif ekimoz, abrazyon ve sol humerus proksimal orta sipiral oblik non-deplase kırıktan oluşan yaralanmasının basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olmadığı, yaşamını tehlikeye sokmadığı ve kemik kırıklarının vücut fonksiyonlarını (3) orta derecede etkileyecek nitelikte olduğu, eşi mağdur …’in karaciğer laserasyonuna neden olan yaralanmasının ise yaşamını tehlikeye sokan bir duruma neden olduğu,
Katılanlar hakkında Eskişehir Adli Tıp Şube Müdürlüğünce düzenlenen 13.09.2011 tarihli raporlara göre; katılan …’nun sol ve sağ dirseklerde en büyüğü 0,2 cm uzunluğunda olan muhtelif sıyrıklardan oluşan, katılan …’nun ise sol parietalde şişlik ve hassasiyet, her iki dizde muhtelif sıyrıklardan oluşan yaralanmalarının basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif oldukları,
30.08.2011 tarihli ölü muayene ve otopsi tutanağına göre; sanığın babası …’in trafik kazasına bağlı subdural kanama, kafa kaide kırığı ve iç organ yaralanması sonucu, annesi …’in ise trafik kazasına bağlı akciğer yaralanması ve hemotoraks sonucu vefat ettikleri,

Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesinin 14.03.2012 tarihli raporuna göre; sanık …’in yönetimindeki otomobil ile olay yeri kavşağa geldiğinde kavşak öncesi, seyir yönü üzerinde bulunan “DUR” trafik levhası ile kırmızı flaşör lambasını dikkate alıp durması ve sağ tarafından bölünmüş yol üzerinde seyrederek aynı kavşağa gelen katılan sürücü … yönetimindeki kamyonetin geçişini beklemesi gerektiği hâlde beklemeyip kontrolsüzce kavşağa girerek bu kamyonet ile çarpışması şeklinde gerçekleşen olayda, dikkatsizliği, tedbirsizliği ve kurallara aykırı davranışıyla asli kusurlu olduğu, katılan …’nun ise, yönetimindeki kamyonet ile olay yeri kavşağa geldiğinde ilk geçiş hakkı kendisine ait olsa da, kavşağa giriş öncesi seyir yönü üzerinde bulunan “30 km/s” hız tahdit levhası ile sarı flaşör lambasını dikkate alıp hızını bu şartlara göre ayarlaması gerekirken “50-55 km/s” hızla seyrettiği yönündeki kendi beyanı da nazara alındığında, bu kurallara uymayıp seyir hızıyla kavşağa girmesi sonucu, solundaki yoldan kontrolsüzce kavşağa giriş yapan sanık … yönetimindeki otomobil ile çarpışması şeklinde gerçekleşen olayda, dikkatsizliği, tedbirsizliği ve kurallara aykırı davranışıyla tali kusurlu olduğu,
Mağdur …’in kendisinin ve çocukları olan mağdurlar … ve …’in yaralanmaları açısından, …’in ise oğlu olan mağdur …’in yaralanması açısından sanıktan şikâyetçi olmadıkları,
Katılan …’nun; sanıktan şikâyetçi olduğu ve uzlaşmak istemediği,
Katılan …’nun kollukta; sevk ve idaresindeki aracı ile Çankaya Mahallesi istikametinden Yenikent istikametine seyir hâlinde iken Mustafa Özel Caddesi ile Kartopu Caddesi kavşağına geldiği sırada, Mustafa Özel Caddesi istikametinden gelen sanık …’in sevk ve idaresindeki aracın hızla ve kontrolsüz şekilde önüne çıktığını, fren yapmasına rağmen duramadığını ve araca çarptığını, sanık …’dan şikâyetçi olduğunu, sorguda; yol üstünlüğü kendisinde iken sol taraftan sanığın kullandığı aracın kavşağa yaklaştığını, sanığın durup yolu kontrol etmesi gerekirken durmadan ve yolu kontrol etmeden aniden önüne çıktığını, kendisinin fren yapıp sağa kaçmasına rağmen sanığın aracının kendi aracının ön tamponuna çarptığını, kendisinin saatte yaklaşık 50-55 km/s hızla gittiğini, mahkemede farklı olarak; olay esnasında hızının saatte yaklaşık 40-50 km/s civarında olduğunu beyan ettiği,
Sanık …’in kollukta; olay anını hatırlamadığını, çarpmanın etkisiyle yaralandığını, araçta bulunan anne ve babasının vefat ettiğini, sağından araç gelip gelmediğini hatırlamadığını, normal olarak dönüş yaptığını, şikâyetçi olduğunu, uzlaşmak istemediğini, savcılıkta; olay günü mezarlık ziyaretine gitmek üzere kendisine ait araçla yola çıktıklarını, araçta anne ve babasıyla eşinin, çocukları Emir ve Rabia Hazal ile yeğeni Talha Baran’ın olduklarını, mezarlık ziyareti dönüşü başka bir mezarlıktaki kız kardeşinin mezarını ziyaret etmek üzere tekrar yola çıktıklarını, olay yerine geldiğinde sol tarafını kontrol ettiğini, bu esnada sağından gelen bir aracın kendilerine çarptığını, sonrasını hatırlamadığını, kaza sırasında çok hızlı olmadığını, mahkemede ise; kavşağa geldiğinde kontrolünü yaptığını, herhangi bir araç gelmediğini, kavşağa girer girmez katılanın aracının kendi aracına çarptığını, anne ve babasının vefatından dolayı mağdur olduğunu savunduğu,
Anlaşılmaktadır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 22. maddesinin 6. fıkrasında; “Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir hâlinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir” hükmü yer almaktadır.

Fıkranın gerekçesinde de; “…Söz konusu fıkraya göre, hâkim suçlunun durumunu takdir ile ceza vermeyebilecektir. Elbette hâkim bu hususta takdirini kullanırken suçlunun ekonomik durumunu, aile yükümlerini, söz gelimi diğer çocukların bakımını göz önünde bulunduracak, ona göre hüküm kuracaktır. Ancak dikkat edilmelidir ki, bu fıkranın uygulanabilmesi için fiilden dolayı münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu itibarıyla zararlı netice meydana gelmiş bulunmalıdır. Böyle bir netice ile birlikte söz konusu durumlara ilişkin bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra uygulanmayacaktır” şeklinde açıklamalara yer verilmiştir.

Buna göre, taksirli hareketi sonucu meydana gelen neticenin, münhasıran failin şahsi ve ailevi durumu bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması hâlinde faile ceza verilmeyecektir.

TCK’nın 22. maddesinin altıncı fıkrasında taksirli suçlar bakımından kendine özgü bir “şahsi cezasızlık hâli” düzenlenmiştir. Şahsi cezasızlık hâlinin bulunduğu durumlarda aslında ortada bir suç vardır; ancak kanun koyucu izlediği suç siyaseti gereği bu durumu cezasızlık sebebi saymış, buna bağlı olarak da 5271 sayılı CMK’nın 223. maddesinin 4. fıkrasının (a) bendinde; “ceza verilmesine yer olmadığına” karar verileceğini hüküm altına almıştır.

Kanuni düzenlemeye bakıldığında, bu şahsi cezasızlık nedeninin uygulanabilmesi için iki temel şartın varlığı aranmaktadır.
1- Taksirle işlenmiş bir suç bulunmalıdır. 22. maddenin altıncı fıkrasının ilk cümlesinde; “Taksirli hareket sonucu neden olunan netice”den bahsediliyor olması, anılan şahsi cezasızlık sebebinin yalnızca taksirle işlenen suçlarda uygulanabileceğini göstermektedir. Doğrudan kast, olası kast ile işlenen suçlarda bu hüküm uygulanamayacaktır. Bilinçli taksirin varlığı durumunda ise aynı fıkranın “bilinçli taksir hâlinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir” şeklindeki son cümlesi uyarınca bu şahsi cezasızlık hâli değil, “cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebep” söz konusu olabilecektir.
2- Meydana gelen netice “münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından” etkili olmalıdır. Buna göre, failin taksirli hareketiyle neden olduğu netice hem kendisine acı ve ızdırap vermeli, hem de cezalandırılmasına karar verilmesi kendisi ve ailesi bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağduriyete yol açmalıdır. Görüldüğü gibi bu şart, kendi içerisinde üç ayrı hususu barındırmaktadır.

Öğretide de benimsendiği üzere bunlardan ilki; “failin taksirli eyleminden ağır düzeyde etkilenmiş olması”, başka bir deyişle failin kendi fiilinin mağduru durumuna düşmesidir. Failin uğradığı mağduriyet, maddi olabileceği gibi manevi de olabilir. Hangi mağduriyetin bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacağı ise her somut olaya göre belirlenmelidir. (Veli Özer Özbek, Türk Ceza Kanunu İzmir Şerhi, Türk Ceza Kanununun Anlamı, Seçkin Yayınevi, Ankara, c. 1, 4. Baskı, s. 284.)

İkincisi, failin taksirli eyleminden “ailevi durumu” itibarıyla etkilenmesidir. Bu şart, fail ile taksirli suçun mağduru arasında belli derecedeki yakınlığı ifade etmektedir. Bu anlamda, üzerinde durulması gereken husus akrabalığın derecesinden çok “aile” kavramıdır. Çünkü kanun koyucu belli derecede akrabalığı ifade eden herhangi bir kavramı değil özellikle “aile” ibaresini tercih etmiş ve bir manada faille mağdur arasında “aynı aileden olma ilişkisini” aramıştır. Aile ise kanunlarımızda tüm yönleriyle tanımlanmış bir kavram değildir. Bu konuyla ilgili olarak öğreti; bir yandan aile kavramının üst soy, alt soy ve evlilik ilişkisini kapsayacak bir şekilde yorumlanması gerektiğini savunurken, diğer yandan ortada bir aile bulunup bulunmadığı değerlendirirken biyolojik gerçekten çok, toplumsal gerçekliğe ağırlık veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarını göz önünde bulundurmaktadır. (Zeki Hafızoğulları, Türk Ceza Kanununda Taksir, Polis Dergisi Yıl:11, S. 44, Nisan-Mayıs-Haziran 2005, s. 87.; Ursula Kilkelly, Özel Hayata ve Aile Hayatına Saygı Gösterilmesi Hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8. Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz İnsan Hakları El Kitapları, No: 1, Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü, Eylül 2007, s. 15.)

Üçüncü husus, taksirli suçtan “münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu”nun etkilenmiş olması yani taksirli hareket sonucunda ailesinden birisinin zarar görmesi nedeniyle failin ziyadesiyle etkilendiği olayda, fail ile ailevi ilişkisi bulunmayan başka bir kişinin daha zarar görmemesidir. Fail ve ailesi dışında bir kişinin de zarar gördüğü olaylarda ise anılan fıkra hükmü uygulanmayacaktır. Başkalarının zarar görmesinden maksat, fail ve ailesi dışındaki üçüncü kişilerin dolaylı olarak etkilenmesi değil, olaydan bizzat zarar görmesidir. Örneğin, olay sırasında eşinin yanında, akrabası olmayan bir kişinin de öldüğü ya da yaralandığı hâllerde fail bu fıkradan yararlanamayacak, buna karşılık sadece eşinin öldüğü hâllerde, eşinin akrabalarının olay nedeniyle üzülecek olmaları failin altıncı fıkradan yararlanmasına engel teşkil etmeyecektir.

Kanun koyucunun; “münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu”ndan söz ederek, “kişisel” ile “ailevi” kelimeleri arasına “ve” bağlacını koymuş olması, ikinci şartın gerçekleşebilmesi için, her üç hususun da birlikte bulunmasının zorunlu olduğunu göstermektedir. TCK’nın 22. maddesinin 6. fıkrasında “münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu” ibaresinin kullanılmış olması karşısında, taksirli fiili sonucunda failin kendisi veya ailesinden birisi dışında başkalarının da zarar görmüş olması durumunda; örneğin failin bir yakınının ölmesi veya yaralanması ile birlikte başkalarının da mağduriyeti veya zarar görmesine neden olunmuşsa altıncı fıkra hükmü uygulanamayacaktır. Bu husus madde gerekçesinde de “Böyle bir netice ile birlikte söz konusu durumlara ilişkin bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra uygulanmayacaktır” denilmek suretiyle açıklanmıştır. Nitekim öğretideki görüşler de bu doğrultudadır. (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-Ahmet Caner Yenidünya, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler, 8. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, s. 357.; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler, 6. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 230.; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Kanunu Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 154.; Veli Özer Özbek-Mehmet Nihat Kanbur- Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler, 4. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 511.; Veli Özer Özbek-Mehmet Nihat Kanbur-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Kanunu Özel Hükümler, 5. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 188.; Aytekin Özanlı, Failin Ailevi ve Kişisel Durumunun Taksirli Suçlar Bakımından Değerlendirilmesi, Terazi Hukuk Dergisi, Nisan 2009, s. 32.; Mustafa Özen, Ceza Hukukunda Taksir, Adalet Yayınevi, Ankara 2011, s. 215.)

Öte yandan, TCK’nın 85. maddesinin ikinci fıkrasında birden ziyade kişinin ölümü ya da bir kişinin ölümüyle birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına sebebiyet verilmesi, taksirle ölüme neden olma suçunun daha fazla cezayı gerektiren nitelikli hâli olarak düzenlenmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında düzenlenen suçta, taksirli fiil tek olmakla birlikte, birden fazla kişinin ölümü ya da bir kişinin ölümüyle, en az biri şikâyetçi olmak koşuluyla bir veya daha fazla kişinin yaralanması şeklinde meydana gelen iki sonuç cezalandırılmaktadır. TCK’nın 85. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen suç açısından, neticelerin ikiye bölünmesi suretiyle ölenin ya da ölenlerden birinin veya bir kısmının faille ailevi yakınlığı nedeniyle fail hakkında TCK’nın 22. maddesinin altıncı fıkrası gereğince uygulama yapılması, faille ailevi yakınlığı olmayan kişi ya da kişilerin ölümü veya şikâyetin olduğu yaralanmalar yönünden ise mahkûmiyet, beraat ya da hükmün açıklanmasının geri bırakılması gibi ayrı bir karar verilmesi mümkün değildir. Ancak, ölen ya da ölenlerden biri veya bir kısmı ile failin ailevi yakınlığı temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilecektir.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Olay tarihinde gündüz saatlerinde, yerleşim yerinde, açık havada, dört yönlü kavşakta, 12 metre genişliğinde, bölünmüş, eğimsiz, düz, kuru ve asfalt kaplama yolda sanık … ile katılan …’nun yönetimlerindeki araçların çarpışması neticesinde sanık …’ın aracında bulunan annesi Meral ve babası Nevzat’ın ölümü ile birlikte aynı araçta bulunan mağdurların, yine diğer taraftaki araçta bulunan katılanlar Abidin ve Recep’in yaralanmalarıyla sonuçlanan trafik kazasının meydana geldiği, sanık …’in sevk ve idaresindeki aracı ile kavşağa yaklaşırken kavşak öncesinde seyir yönü üzerinde bulunan “DUR” trafik levhası ile “kırmızı flaşör” lambasını dikkate alarak durması ve sağ tarafından bölünmüş yol üzerinde seyrederek aynı kavşağa gelen katılan …’nun sevk ve idaresindeki aracın geçişini beklemesi gerekirken kontrolsüzce kavşağa girmek suretiyle kazanın oluşumunda asli kusurlu olduğu, mağdurların sanıktan şikâyetçi olmadıkları, katılanların ise şikâyetçi oldukları anlaşılan olayda; asli kusurlu olarak anne ve babasının ölümü ile ikisi şikâyetçi olmak üzere altı kişinin yaralanmasına sebebiyet veren sanığın, anne ve babasının ölümü nedeniyle kişisel ve ailevi durumu bakımından ağır düzeyde etkilenip zarar gördüğünde ve mağdur olduğunda bir tereddüt yok ise de, sanığın taksirli hareketi sonucu münhasıran kendisinin kişisel ve ailevi durumu etkilenmiş olmayıp sanık ile ailevi ilişkisi bulunmayan katılanların da yaralanıp olaydan bizzat zarar görmeleri ve sanıktan şikâyetçi olmaları karşısında, eylemin sonuçlarının taksirle öldürme ve şikâyetin varlığına bağlı olarak taksirle yaralama şeklinde bölünemeyeceği de gözetildiğinde, münhasıran sanığın kişisel ve ailevi bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olduğundan söz edilemeyeceğinden hakkında TCK’nın 22. maddesinin altıncı fıkrasında düzenlenmiş olan şahsi cezasızlık sebebinin uygulanmasına imkân bulunmamaktadır. Bu nedenle Yerel Mahkemenin direnme hükmü isabetli değildir.
Bu itibarla, Özel Dairenin bozma kararı isabetli olduğundan Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün, taksirli hareketi neticesi asli kusurlu olarak annesi ve babasının ölümü ile katılanların yaralanmasına neden olan sanık hakkında TCK’nın 22. maddesinin altıncı fıkrasının uygulanamayacağının gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi … “Sanık … hakkında; Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yapılan yargılama sonucunda; TCK’nın 22/6, 5271 sayılı CMK’nın 223/4-b maddeleri uyarınca taksirle ölüme neden olmak suçundan Ceza Verilmesine Yer Olmadığına, taksirle katılan … ile …’nun yaralanmasına neden olmak suçundan ise; TCK’nın 89/1, 62 maddeleri uyarınca hükmedilen 5 ay hapis cezası verilerek CMK’nın 231/5 maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş, anılan kararın katılan … vekili ile Cumhuriyet Savcısı tarafından aleyhe temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 06/05/2014 gün, 2014/19346 E-2014/10945 K sayılı ilamı ile; özet olarak;
Diğer araçta sürücü ve yolcu olarak bulunan katılan … ve …’nun da yaralanmasına sebebiyet veren sanık hakkında, anne ve babasının ölümünden dolayı TCK’nın 22/6 maddesinin uygulanamayacağının gözetilmediğinden bahisle mahkumiyet hükmünün bozulmasına, karar verilmiştir.
Yerel Mahkemece 22/09/2014 gün, 204/293 K sayılı ilam ile direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararının O Yer Cumhuriyet Savcısı ve katılan vekili tarafından aleyhe temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesi tarafından Yerel Mahkemece verilen direnme kararının yerinde olmadığından bahisle temyiz incelemesinin yapılması için dosya Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kuruluna gönderilmiştir.
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun; TCK’nın 22/6 maddesinin uygulanabilmesi için münhasıran sanıktan başkasının zarar görmemiş olmasının zorunlu olması ve somut olayımızda diğer araçta bulunan katılanların da yaralanmış olmaları nedeniyle TCK’nın 85/2 maddesinin bölünemeyeceğinden bahisle yerel mahkemece verilen direnme kararının bozulmasına ilişkin kararına aşağıda arz ve izah edilecek sebeplerle iştirak edilmemiştir.
Annesi ve babasını aynı olayda kaybeden sanığın, kendi aracında bulunan eşi ile üç çocuğunun da ağır bir şekilde yaralanması ile sonuçlanan olayda, karşı tarafta bulunan katılanların basit tıbbi müdahale ile giderilecek şekilde yaralanmalarına neden olduğundan bahisle TCK’nın 85/2 maddesinin bölünüp bölünemeyeceği ve buna bağlı olarak TCK’nın 22/6 maddesinin uygulanıp uygulanamayacağı hususunda Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur.
Uyuşmazlığın çözümü için TCK’nın 22/6, 85/2, 85/1 maddelerinin irdelenerek; ceza kanununun amacı, kanunilik prensibi ve hakkaniyet ilkesi gibi hukukun evrensel ilkeleri ile ilişkilendirilmesi, buna göre de koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğinin yasal düzenleme, yargı kararları ve öğretideki görüşlerden yararlanılarak ortaya konması gerekmektedir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 22. maddesinin altıncı fıkrasında; ‘Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir’ hükmüne yer verilmiştir.

Fıkranın gerekçesi de; ‘… Ülkemizde, özellikle kırsal bölgelerde rastlandığı üzere taksirli suçlarda failin meydana gelen netice itibarıyla bizzat kendisi ve aile bireylerinin ağır derecede mağduriyete uğradıkları görülmektedir. Söz gelimi köylü kadınların gündelik uğraşları ve hayat zorlukları itibarıyla sayısı çok kere üç dörtten fazlasına varan küçük çocuklarına gerekli dikkati ve itinayı gösterememeleri sonucu çocukların yaralandıkları veya öldükleri görülmektedir. Aynı şekilde meydana gelen trafik kazalarında da benzer olaylara rastlanmaktadır. Bu gibi hallerde ananın taksirli suçtan dolayı kovuşturmaya uğraması ve cezaya mahkûm edilmesi esasen suçtan dolayı evladını kaybetmesi sonucu uğradığı ızdırabı şiddetlendirmekle kalmamakta, ayrıca ailenin tümüyle ağır derecede mağduriyete düşmesine neden olmaktadır.
Söz konusu fıkraya göre, hâkim suçlunun durumunu takdir ile ceza vermeyebilecektir. Elbette hakim bu hususta takdirini kullanırken suçlunun ekonomik durumunu, aile yükümlerini, söz gelimi diğer çocukların bakımını göz önünde bulunduracak, ona göre hüküm kuracaktır. Ancak dikkat edilmelidir ki, bu fıkranın uygulanabilmesi için fiilden dolayı münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu itibarıyla zararlı netice meydana gelmiş bulunmalıdır. Böyle bir netice ile birlikte söz konusu durumlara dair bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra uygulanmayacaktır.’ şeklinde açıklanmıştır.

Buna göre, taksirli hareketi sonucu meydana gelen neticenin münhasıran failin şahsi ve ailevi durumu bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması halinde faile ceza verilmeyecektir.

TCK’nın 22. maddesinin altıncı fıkrasında taksirli suçlar bakımından kendine özgü bir ‘şahsi cezasızlık hali’ düzenlenmiştir. Şahsi cezasızlık halinin bulunduğu durumlarda aslında ortada bir suç vardır; bunun yanında failin kusurlu olduğu kabul edilebilir, ancak kanun koyucu izlediği suç siyaseti gereği bu durumu cezasızlık sebebi saymış, buna bağlı olarak da 5271 Sayılı CMK’nın 223. maddesinin 4. fıkrasının ( a ) bendinde; ‘ceza verilmesine yer olmadığına’ karar verileceğini hüküm altına almıştır.
TCK’nın 22. maddesinin altıncı fıkrasında yer alan hükmün kapsamının belirlenmesi bakımından uygulamada sorunlarla karşılaşılmakta, bu konudaki tartışmaların genel olarak ‘fail ile mağdur arasındaki yakınlığın hangi düzeyde olması ve olay sebebiyle failin hangi ölçüde zarar görmesi gerektiği’ konularında yoğunlaştığı görülmektedir.
Kanuni düzenlemeye bakıldığında, bu şahsi cezasızlık nedeninin uygulanabilmesi için somut olay açısından ayrıca değerlendirilmesi gereken iki temel şartın varlığı aranmaktadır.
1- ) Taksirle işlenmiş suç bulunmalıdır. 22. maddenin altıncı fıkrasının ilk cümlesinde; ‘Taksirli hareket sonucu neden olunan netice’den bahsediliyor olması, anılan şahsi cezasızlık sebebinin yalnızca taksirle işlenen suçlarda uygulanabileceğini göstermektedir. Doğrudan kast, olası kast veya kast taksir kombinasyonu ile işlenen suçlarda bu hüküm uygulanamayacaktır. Bilinçli taksirin varlığı durumunda ise aynı fıkranın ‘bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir’ şeklindeki son cümlesi uyarınca bu şahsi cezasızlık hali değil, ‘cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebep’ söz konusu olabilecektir.
2- ) Meydana gelen netice ‘münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından’ etkili olmalıdır. Buna göre, failin taksirli hareketiyle neden olduğu netice hem kendisine acı ve ızdırap vermeli, hem de cezalandırılmasına karar verilmesi kendisi ve ailesi bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağduriyete yol açmalıdır. Görüldüğü gibi bu şart, kendi içerisinde konumuzu ilgilendiren iki ayrı hususu içermektedir:
Öğretide de benimsendiği üzere bunlardan ilki; ‘failin taksirli eyleminden ağır düzeyde etkilenmiş olması’, başka bir deyişle failin kendi fiilinin mağduru durumuna düşmesidir. Failin uğradığı mağduriyet, maddi olabileceği gibi manevi de olabilir. Hangi mağduriyetin bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacağı ise her somut olaya göre belirlenmelidir. ( V. Özer Özbek, Türk Ceza Kanunu İzmir Şerhi, Türk Ceza Kanununun Anlamı, Seçkin Yayınevi, Ankara, c. 1, 4. Baskı, s. 284 )
İkincisi, failin taksirli eyleminden ‘ailevi durumu’ itibarıyla da etkilenmesidir. Bu şart, fail ile taksirli suçun mağduru arasında belli derecedeki yakınlığı ifade etmektedir. Bu anlamda, üzerinde durulması gereken husus akrabalığın derecesinden çok ‘aile’ kavramıdır. Çünkü kanun koyucu belli derecede akrabalığı ifade eden herhangi bir kavramı değil özellikle ‘aile’ ibaresini tercih etmiş ve bir manada faille mağdur arasında ‘aynı aileden olma ilişkisini’ aramıştır. Aile ise kanunlarımızda tüm yönleriyle tanımlanmış bir kavram değildir. Bu konuyla ilgili olarak; bir yandan aile kavramının üstsoy, altsoy ve evlilik ilişkisini kapsayacak bir şekilde yorumlanması gerektiğini savunan öğreti, diğer yandan ortada bir aile bulunup bulunmadığını değerlendirirken biyolojik gerçekten çok, toplumsal gerçekliğe ağırlık veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarını göz önünde bulundurmaktadır. ( Z. Hafızoğulları, Türk Ceza Kanununda Taksir, Polis Dergisi Yıl:11, S. 44, Nisan-Mayıs-Haziran 2005, s. 87; Ursula Kilkelly, Özel Hayata ve Aile Hayatına Saygı Gösterilmesi Hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8. Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz İnsan Hakları El Kitapları, No: 1, Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü, Eylül 2007, s. 15 )
TCK’nın 85/1 maddesi; Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
TCK’nın 85/2 maddesi; Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Madde 89/1 maddesi; Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
TCK’nın 89 maddesinin devamında ise, taksirle yaralamanın ağırlatıcı nedenleri sayılarak cezanın artırılarak hükmolunacağı, son fıkrada ise bu madde kapsamına giren suçların takibinin şikayete bağlı olduğu belirtilmiştir.
Uyuşmazlığa konu TCK’nın 85 maddesinin ikinci fıkrasının uygulanabilmesi için özet olarak aşağıda sıralanan koşulların bir araya gelmesi gerektiğini söylemek mümkündür.
1-) TCK’nın 85/2 maddesi = TCK’nın 85/1 ( Taksirle 1 kişinin ölümüne neden olmak) + TCK’nın 85/1 maddesi (Taksirle 1 kişinin ölümüne neden olmak)
2-) TCK’nın 85/2 maddesi= TCK’nın 85/1 Maddesi (Taksirle 1 kişinin ölümüne neden olmak)+ TCK’nın 89/1 (Taksirle 1 kişinin yaralanmasına neden olmak)
3-) TCK’nın 85/2 maddesi = TCK’nın 85/1+85/1…….+89/1+89/1….+89/2+89/2….
Yukarıda özet olarak açıklandığı üzere; Kanun koyucu, aynı olayda TCK’nın 85 maddesinin birinci fıkrasını kapsayacak şekilde birden fazla ölüm veya bir ölüm ile birlikte TCK’nın 89 maddesinin 1 veya 2 fıkralarını kapsayacak şekilde bir ya da birden fazla yaralanma ya da hem TCK’nın 85 maddesinin 1 fıkrası ile birlikte TCK’nın 89 maddesinin bir yada iki fıkralarını kapsayacak şekilde çok sayıda ölüm ile çok sayıda yaralanmanın meydana gelmesini TCK’nın 85 maddesinin iki fıkrası ile müeyyide altına alarak anılan madde ve fıkralar kapsamındaki ihlallerin tamamını bünyesinde toplayan adeta bir özel içtima maddesi ihdas ederek aynı olay içerisinde ölüm ve yaralanma olaylarının çok sayıda yaşanması durumunda verilebilecek cezaya üst sınır koyarak, orantısız bir cezanın ortaya çıkmasını, bir başka deyişle TCK’nın 3 maddesindeki orantılılık ilkesinin çiğnenmesini önlemek istemiştir.
Amacı; hukuk devleti, kusur ve hümanizm gibi evrensel ilkelere dayalı olarak, insan onurunu, bireyin hak ve özgürlüklerini korumak, suçluyu sosyalleştirip tekrar topluma kazandırmak ve aynı zamanda bireyi ve toplumu suça karşı korumak olan çağdaş ceza hukukunun ifadesini oluşturan ceza kanunu ile toplumsal ihtiyaçlara cevap vermeye çalışan kanun koyucu, yakınlarını kaybeden faillerin ailevi olarak yaşadıkları ızdıraba TCK’nın 22/6 maddesi ile seyirci kalmayarak somut olayın özelliğine göre anılan maddedeki koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğini mahkemenin takdirine bırakmasına karşın, aynı olayda TCK’nın 22/6 maddesi kapsamına girmeyen başkalarının da yaralanmış olması nedeniyle TCK’nın 85/2 maddesi kapsamına giren eylemin bölünemeyeceğinden bahisle yakınlarını kaybeden failin ızdırabına seyirci kalınmasının anılan maddenin düzenleniş amacına ve ruhuna aykırı olacağı gibi ceza hukukunun en temel ilkelerinden olan kanunilik ve hakkaniyet ilkelerine ve ayrıca Yargıtayın benzer olaylardaki yerleşik uygulamalarına da aykırı olacağı açıktır.

TCK’nın 82/d, 86/3-a, 102/3-c, 109/3-e maddelerinde sırasıyla kasten adam öldürme, adam yaralama, cinsel saldırı, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarında; cezayı artırıcı nitelikli hallerin hangi akrabalara karşı işlenen eylemlerde uygulanacağı ve yine aynı şekilde TCK’nın 167 maddesinde; yağma ve nitelikli yağma hariç 10 bölümde yer alan suçların belli derecede yakınlara karşı işlenmesi hali şahsi cezasızlık veya indirim nedeni olarak kabul edilirken, madde hükümlerinden hangi akrabaların yararlanacağı; hiçbir şekilde yoruma bağlı olmaksızın net bir şekilde belirleyen ve yine örnek olarak TCK’nın 212 maddesinde sahte resmi veya özel evrakın başka suçların işlenmesi sırasında kullanılması durumunda gerçek içtima kurallarının uygulanacağını belirterek fikri içtimayı net bir şekilde önlemek isteyen kanun koyucunun, TCK’nın 22/6 maddesi kapsamına hangi akrabaların gireceğini net bir şekilde belirtmeyi ve yine anılan madde kapsamına giren şahıslarla ve bu madde kapsamına girmeyen şahısların birlikte zarar görmesi durumunda bu maddenin uygulanamayacağını net bir şekilde belirtmeyi unutmasından söz edilmesinin, çağdaş anayasaların temel kurallarından birisi olan kanun koyucunun abesle iştigal etmeyeceği kuralına aykırı olacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır.

Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun TCK’nın 22/6 maddesindeki ‘münhasıran’ kelimesine istinaden sanıktan farklı kişilerin mağdur olduğundan bahisle anılan maddenin uygulanmaması gerektiği yönündeki görüşüne iştirak edilmesi halinde somut olayımızda olduğu gibi ölümle sonuçlanan olayda hiç bir şekilde etkilenmeleri mümkün olmayan şahısların aynı olayda sırf basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralanmaları nedeniyle ölüm olayından da zarar gördüklerinin kabul edilmesi anlamına gelir ki! Böyle bir kabulün ceza hukukunun olmazsa olmazı olan kanunilik ve hakkaniyet ilkelerine aykırı olacağı gibi gerek Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun gerekse farklı dairelerin yerleşik uygulamaya dönüşen içtihatlarına aykırı olacağı açıktır. Zira herhangi bir olayda; kişinin kanunen en yakın akrabası olarak sayılan kendi çocuğunu kaybetmesi halinde dahi bundan aileye mensup olmayan başka kişilerin de mağdur olabileceği tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıkken bir aşama daha ileri gidilerek aynı olayda, sanığın yakınlarının ölümünden TCK’nın 22/6 maddesi anlamında hiç bir şekilde etkilenmesi mümkün olmayan şahısların basit şekildeki yaralanmalarının anılan maddenin gerekçesindeki başkalarının zararı olarak algılanmasının ceza hukukunun çok sıkı bir şekilde bağlı kaldığı taraf statüsüyle bağdaşmayacağı gibi münhasıran kelimesinin anlamını, tek kişinin üzüntüsü yada zararına indirgemek anlamına gelir ki.! böyle bir kabulde maddenin uygulama alanı hemen hemen imkansız hale gelecektir. Oysa TCK’nın 22/6 maddesinin gerekçesindeki başkalarının zararını sanık açısından anılan maddenin kapsamına giren yakınlarının kaybedilmesi ya da yaralanmaları durumunda; sanıktan başkalarının da zarar görmesi şeklinde algılanması gerekir. Aksi takdirde, kaza sırasında ölenle hiçbir ilgisi bulunmayan ancak aynı kazada yaralanan kişinin, ölüm olayını da katılan olarak kabul edilmesi gerekir ki! Böyle bir uygulamanın örneği bulunmamaktadır. Zira gerek Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesinin gerekse Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun anılan maddenin uygulanabileceğini tereddütsüzce kabul ettiği anne, baba, çocuk ve kardeşlerden birisinin kaybedilmesi halinde de; sanıktan başka aynı aileye ya da sıhri hısımlık nedeniyle farklı ailelere mensup kişiler üzüntü duyacağı için anılan maddenin uygulama alanının çok daraltılacağı gibi bir aşama daha ileri gidilerek ölüm olayından etkilenmesi mümkün olmayan kişilerin çok basit bir şekilde yaralanmalarından dolayı ölüm olayındaki cezasızlık nedeninin göz ardı edilmesinin TCK’nın 22/6 maddesinin uygulama alanını çok küçük istisnalar dışında tamamen imkansız hale getireceği kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır.

Yukarıdaki açıklamalar ışığında; somut olayımıza baktığımızda; olay sırasında kendi annesi ile babasını kaybeden ve aynı olayda eşi ile birlikte üç çocuğu da ağır şekilde yaralanan sanığın, aynı olayın meydana gelmesine yüzde yirmi beş oranındaki kusuru ile sebebiyet veren katılan sanık ile … ile babası olan diğer katılanın basit şekilde yaralanmalarına neden olduğundan bahisle TCK’nın 22/6 maddesinden yararlanıp yararlanamayacağı hususundaki sorunun ‘Kanunsuz Suç ve Ceza Olmaz’ kuralının sınırları içerisinde kalmak kaydıyla Ceza Hukukunun izin verdiği ölçüde yorum kuralları ile bağdaştırmak suretiyle çözümü gerekmektedir.
5237 sayılı TCK.nın 2. maddesinde: Özet olarak ‘Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez. Kanunda yazılı cezalardan başka bir ceza ile de kimse cezalandırılamaz’ denilerek kanunilik ilkesi özellikle vurgulanmak istenmiştir.
‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz’ kuralı Türk Ceza Hukukunda, Devlet ve Yargıç karşısında bireylerin ‘Kamu Hakları’nın güvencesidir.
Öğretide değerini koruyan bu kural, Anayasamızın (Mad.38) ilkeleri arasına girmiş ve 5237 sayılı TCK.nın 2. maddesinde de açık bir şekilde ifade edilmiştir. Bu hükmün 2. maddede yer alması bile, kurala verilen önemi gösterir.
Kanunun 2 maddesindeki ‘açıkça’ kelimesi Türk Ceza Hukukunda ‘kıyaslama’nın yasaklandığını gösterir.
Kanunsuz ceza olamayacağından, suçun cezasının belirlenmiş olması suçluların cezalandırılmasında şarttır.

Bir fiili suç saymak ve cezalandırmak yetkisinin yalnız kanuna tanınması bireylere özgürlüklerinin sınırı hakkında bilgi verir. Bireyin, nelerin ne kadar yasak olduğunu bilmeye hakkı vardır. Bu hakkını kullanan birey yasak olanı yapmaktan çekinmek, yasak olmayanı yaparken de korkusuz hareket etmek imkanını kazanır. Kanun kuralına gerçek anlamını kanun koyucunun iradesi verir. Kanunun iradesi kanun koyucunun subjektif iradesi değildir. Yazılı formül içinde ifade edilmiş objektif irade, kanunun iradesini oluşturur. Kanunun iradesini gösteren formül zorunlu olarak genel ve soyut olacağından, kuralın önce içeriğini ve anlamını belirtmeden, iradenin somut olaylara uygulanmasına imkân yoktur. Pozitif hukuk, yorum faaliyetlerinin sınırını oluşturur.

Somut olayımızda; anne ve babasının ölümleri ile birlikte eşi ve üç çocuğunun da ağır bir şekilde yaralanmalarına sebebiyet verdiği için çok büyük bir üzüntü yaşadığı konusunda herhangi bir tereddüt bulunmayan sanığa, verilecek hiçbir cezanın, kendi vicdanının vereceği cezadan daha fazla bir etki göstermesi beklenemez. Ölenlerin diğer yakınları ile çok yakın akrabalık nedeniyle sık sık bir araya gelmesi kuvvetle muhtemel olan sanığın hem yakın akrabalarının hem de ağır yaralanan eşi ve çocukların yüzüne baktığında sebebiyet verdiği acıları unutmasına belki de en iyi ilaç olduğu kabul edilen çok uzun bir zaman dilimi dahi çare olamayacaktır.

TCK’nın 22/6 maddesi kapsamına giren akrabalarla birlikte somut olayımızda olduğu gibi başka şahısların çok hafif şekilde yaralanmaları ile sonuçlanan olaylarda TCK’nın 85/2 maddesinin bölünüp bölünemeyeceğinin Yargıtay içtihatlarında nasıl karşılık bulduğunun irdelenmesi gerekmektedir.
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2014/216 K sayılı ilamında;
TCK’nın 85/2 maddesinde düzenlenen suçta, taksirli fiil tek olmakla birlikte birden fazla kişinin ölümü ya da bir kişinin ölümüyle birlikte en az biri şikayetçi olmak koşuluyla bir veya daha fazla kişinin yaralanması şeklinde meydana gelen iki sonuç cezalandırıldığından, TCK’nın 85/2 maddesinde, taksirle yaralama ve ölüm şeklinde netice ikiyi bölünerek biri hakkında TCK’nın 22/6 maddesinin uygulanmasının mümkün olmadığına hükmedilmiş ve bu karara istinaden Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesi TCK’nın 85/2 maddesinin bölünemeyeceği şeklindeki içtihatlarını devam ettirmiştir. Ceza Genel Kurulunun 2014/216 K sayılı ilamı 12. Ceza Dairesinin aynı doğrultudaki içtihatlarının hakkaniyet ve adalet ilkeleriyle bağdaşmadığı gibi gerek Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun gerekse çeşitli dairelerin yıllardır uygulanan ve giderek istikrar kazanan aşağıda açıklanan yerleşik uygulamalarında benimsenen ana ilkelere aykırı olacağı açıktır.
Konunun aydınlığa kavuşturulması için, benzer olaylardaki Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu ile Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesinin uygulamalarına bakılması gerekmektedir.
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun, 05/04/2011 gün, 2011/31 K sayılı ilamında;
‘Sevk ve idaresindeki araçla trafik kazası yapan sanık bir kişinin ölümüne ve 5237 sayılı TCY’nın 89. maddesinin 1. fıkrası kapsamında kalacak şekilde iki kişinin de yaralanmasına neden olmuştur. Bu hali ile sanığın eylemi 5237 sayılı TCY’nın 85. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen suçu oluşturmakta ise de, anılan Yasanın 89. maddesinin 5560 sayılı Yasa ile değişik 5. fıkrası uyarınca mağdurların yaralanmaları aynı maddenin 1. fıkrası kapsamında olması nedeniyle şikayete bağlı bulunduğundan ve her iki mağdurda sanıktan şikayetçi olmadıklarından, sanığın eylemi taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçunu oluşturmaktadır.
Bu itibarla, sanığın 5237 sayılı TCY’nın 85. maddesinin 1. fıkrası yerine aynı maddenin 2. fıkrası uyarınca cezalandırılmasına ve lehe Yasa değerlendirmesinin de 85/2. maddesi uyarınca yapılmasına ilişkin yerel mahkeme direnme hükmü isabetsiz olup, sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir’ denilerek bir anlamda TCK’nın 85/2 maddesinin çözümlenmesine izin verildiği görülmektedir.
Yine Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesi pek çok içtihadında olduğu gibi, 20/09/2011 gün, 2011/1454 K sayılı ilamında;
Bir kişinin ölüp, üç kişinin yaralandığı ve yaralananların şikayetçi olmadığı olayda sanığın eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 85/1. maddesi kapsamında kaldığı dikkate alınarak lehe kanun değerlendirmesinin buna göre yapılarak, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, TCK’nın 85/2. maddesi ile değerlendirme yapılarak hüküm kurulduğundan bahisle yerel mahkemece verilen mahkumiyet hükmünün bozulmasına, karar verilerek, TCK’nın 85/2 maddesinin çözümlenebileceği tereddütsüzce kabul edilmiştir.
Yukarıda örnek olarak gösterilen içtihatlarda açıklandığı üzere; Bir taraftan; bir kişinin ölümüyle birlikte birden fazla kişinin yaralanması halinde TCK’nın 85/2 maddesinin uygulanacağının belirtilmesine karşın, yaralanan kişinin şikayetçi olmaması durumunda; TCK’nın 85/2 maddesi çözümlenerek TCK’nın 85/1 maddesi ile uygulama yapılması gerektiğini ve buna bağlı olarak TCK’nın 85/2 maddesinin bölünebildiğini tereddütsüzce kabul eden Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesi ile Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun, diğer taraftan ölüm ve ağır yaralanmalardan dolayı şahsi cezasızlık durumunun bulunması halinde, TCK’nın 85/2 maddesinin bölünemeyeceğini kabul etmesinin çok büyük bir çelişki olacağı gibi hakkaniyet ve adalet duygularını da çok derinden sarsacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Çoğu kez ‘azın çoğa tabi olması’na dahi tahammül göstermeyen ve bu anlamda ceza hukukunun temel ilkelerini bünyesinde barındıran hukuk sistemimizin ‘çoğun aza tabi olması’ anlamına gelebilecek olan böyle bir sonuca izin vermesi asla beklenemez.
Gerek Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2014/216 K sayılı ilamında, gerekse Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesinin kararlarında, TCK’nın 85/2 maddesinin bölünemeyeceğine hükmedilirken, kanuni bir dayanak ya da herkesi ikna edebilecek yasal bir gerekçe gösterilmediği gibi TCK’nın 85/2 maddesinde; bir kişinin ölümüyle birlikte bir ya da birden fazla kişinin yaralanmasına neden olma fiilinin hüküm altına alınmasına karşın, Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2014/216 K sayılı ilamında; TCK’nın 85/2 maddesinde bulunmayan ‘en az birisinin şikayetçi olması’ koşuluna yer verilerek adeta şikayet yokluğunda TCK’nın 85/2 maddesinin bölünme nedenine yasal dayanak gösterilmek istenerek çok büyük bir çelişkiye düşülmüştür.
TCK’nın 85/2 maddesinin, yukarıda açıklandığı üzere TCK’nın 85/1 ve 89 maddelerini içeren özel bir içtima maddesi olduğu dikkate alınarak özel içtima maddelerinin çözülüp çözülemeyeceği sorununun benzer olaylardaki içtihatlara bakılarak irdelenmesinin uyuşmazlığın çözümünde faydalı olacağı kanaatinde olduğumuz için 5846 sayılı kanundaki özel içtima maddesiyle ilgili aşağıda örnek olarak özetlenen içtihatları irdelediğimizde;
Yargıtay Yüksek 19. Ceza Dairesinin 2015/2715 K sayılı ilamında;
Sanıkta yakalanan dava konusu bandrolsüz eserler üzerinde hak sahibi olan Yayıncılar Meslek Birliği’nin sanıktan şikayetçi olup, hak sahibi olduğunu ispatlaması ve davaya katılmasına karar verilmesi karşısında, eylemin 5728 sayılı Kanun ile değişik 5846 sayılı Kanunun 71/1 ve 81/13. maddeleri kapsamında kaldığı gözetilmeden aynı Kanunun 81/4. maddesi uyarınca uygulama yapılması, aleyhe temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.
Yargıtay Yüksek 19. Ceza Dairesinin 2016/16336 K sayılı ilamında;
Şikayetçi temsilcisinin dava konusu eserlerle ilgili olarak hak sahibi olduğunu kanıtlayan belgeleri ibraz etmemesi karşısında, sanıklar hakkında 5846 sayılı Kanun’un 81/4. maddesi yerine aynı Kanun’un 71/1, 81/13. maddeleri gereğince uygulama yapıldığından bahisle yerel mahkemece verilen mahkumiyet hükmünün bozulmasına, karar verilmiştir.
Yargıtay Yüksek 19. Ceza Dairesinin yukarıda örnek olarak gösterilen içtihatlarında açıklandığı üzere, özel içtima olarak düzenlenen 5846 sayılı kanunun 71/1 maddesi ile 81/13 maddesinin şikayetçi olmaması durumunda çözülerek aynı kanunun 81/4 maddesi ile uygulama yapılması gerektiği konusunda gerek uygulamada, gerekse öğretide herhangi bir duraksama bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Uyuşmazlığın çözümüne yardımcı olabileceği düşüncesiyle, hakkaniyet ve adalet ilkelerinin başka olaylarda nasıl karşılık bulduğunun irdelenmesi gerekmektedir.
Zincirleme suçun söz konusu olduğu durumlarda, suçların çokluğu söz konusu olduğu için ancak yasayla zincirleme suça özel bir sonuç bağlanması halinde bunlara tek bir sonuç bağlanacağı (Buna göre cezanın artırılması-TCK m.43/1, dava zamanaşımının işlemeye başlaması -TCK m.66/6 ve yer bakımından yetkili mahkemenin belirlenmesi CMK m.12/2 dışındaki; ceza yasalarının yer ve zaman bakımından uygulanması), hali af gibi yasada açıkça belirtilmeyen tüm durumlarda zincire dahil olan suçların bağımsız olarak değerlendirmeye tabi tutulacağı uygulamada ve teoride duraksamaya yer vermeyecek şekilde kabul edilirken, aşağıda açıklanan içtihatlarda hakkaniyete aykırı sonuçlara varılmaması için farklı sonuçlara ulaşıldığı net bir şekilde görülecektir.
Zincirleme suç hükümleri sanık lehine getirilmiş bir müessesedir. Sanık lehine yapılan bir düzenlemenin sanık aleyhine hüküm doğurmasının ceza hukukunun temel ilkelerine aykırı olacağı açıktır. Aşağıdaki içtihatta açıklandığı üzere zincirleme suç hükümlerinin uygulanması halinde zincirleme suça dahil edilen suçların ayrı suç kabul edilmesinden daha ağır sonuçlar doğurması, kabul edilmemiştir.
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2013/257 K sayılı ilamında;
‘Zincirleme suç durumunda, zincirleme suçu oluşturanlardan en ağır sonuç doğuran suç esas alınır ve sonra TCK’nın 61. maddesindeki sıra gözetilerek 43. madde gereğince ceza artırılır. Ancak, zincirleme suç nedeniyle verilecek ceza, zincirleme suçlardan ayrı ayrı hüküm kurulduğunda, verilecek toplam cezadan fazla olamaz’ denilerek TCK’nın ceza hukukunun temel ilkelerinden hareket edilerek 43 maddesinin konuluş amacına ve ruhuna uygun yorumla anılan maddedeki soyut kavramların aşılması suretiyle hakkaniyet ilkesinin çiğnenmesine izin verilmemiştir.
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2012/58 K sayılı ilamında;
‘Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zincirleme suç hükümlerinin uygulandığı hallerde aslında işlenmiş birden fazla suç olmasına karşın fail bu suçların her birinden ayrı ayrı cezalandırılmamakta, buna karşın bir suçtan verilen ceza belirli bir miktarda arttırılmaktadır. Dolayısıyla zincirleme suç hükümlerinin uygulanmasında esas alınan suçlardan herhangi birisi hakkında, yargılama aşamasında şikâyetten vazgeçme veya dava zamanaşımı gibi kovuşturma yapılmasına engel bir nedenin ortaya çıkması halinde, bu suçun zincirleme suç uygulaması kapsamı dışına çıkarılarak açılan kamu davasının düşmesine karar verilmesi yerinde bir uygulamadır’ denilerek ceza hukukunun temel ilkelerinden hareket edilerek sanık lehine yorumla TCK’nın 66/6 maddesindeki soyut kavramların aşıldığı görülmektedir.
Her iki içtihatta da hakkaniyete aykırı sonuçların ortaya çıkmaması için, TCK’nın 43 ve 66/6 maddeleri sanık lehine yorumlanmıştır.
Oysa uyuşmazlığa konu somut olayımızda; TCK’nın 85/2 maddesinin bölünemeyeceğine dair herhangi bir düzenleme mevcut değildir. Zaten gerek Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesi, gerekse Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu, anılan maddenin bölünemeyeceğine karar verirken yasal, yeterli ve inandırıcı gerekçe göstermemiştir.
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun, somut olayımıza örnek olarak gösterdiği özet olarak TCK’nın 22/6 maddesinin uygulanmasını belli derecede yakınlarla sınırlayan 2018/321 K sayılı ilamında varılan sonuca iştirak etmemekle birlikte ihtilafa konu uyuşmazlıkta sanığın anne ve babasının ölümü, eşi ve üç çocuğunun ağır yaralanması ile sonuçlanan olayda; ağır yaralanan ve ölen şahısların TCK’nın 22/6 maddesi kapsamına girdiği konusunda herhangi bir duraksama mevcut olmadığından; 2018/321 K sayılı ilamın irdelenmesinin uyuşmazlığın çözümünde doğrudan bir etkisinin olamayacağı düşünülmüştür.
TCK’nın 22/6 maddesi bu anlamda toplumsal ihtiyaçtan doğmuştur. Kanun koyucu mükemmel bir düzenleme ile adalete ulaşabilmek için bütün kapıları açabilecek anahtarı tarafları ve üzüntülerini bizzat gören mahkemeye vermesine ve bunun denetlenmesini de Yargıtaya bırakmasına rağmen, gerek Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesi, gerekse Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu bir anlamda kanun koyucunun yerine geçerek anılan maddenin uygulanmasını önce belli derecede yakınlara indirgemek, somut olayımızda olduğu gibi belli derecede yakınların zarar görmesi durumunda da bu seferde aynı olayda başkalarının da çok basit bir şekilde yaralanmalarından ötürü TCK’nın 85/2 maddesinin bölünemeyeceğine karar vermek suretiyle kanunilik ilkesine aykırı davrandığı gibi gerek somut olayımızda gerekse benzer olaylarda adalete ve hakkaniyete aykırı sonuçların ortaya çıkmasına neden olan uygulamaların önünü açmıştır. Zira somut olayımızda annesini ve babasını kaybeden ve aynı olayda eşi ile üç çocuğu yaralanan sanığın doğal olarak karşı taraftan şikayetçi olması nedeniyle çok basit bir şekilde yaralanan karşı taraftaki araç sürücüsü ile babasının da kendilerinin de sorumlu olduğu ağır sonuçlardan kurtulmak için karşı tarafı uzlaşmaya zorlama ihtimalleri de mevcuttur. Somut olayımızda sanık yüzde yetmiş beş oranında kusurludur. Ancak Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun kararının aynı olayda sanık yüzde bir, karşı taraf ise yüzde doksan dokuz kusurlu olsa dahi, çok basit yaralanmalardan ötürü şikayetçi olunması durumunda da geçerli olacağı dikkate alındığında; hakkaniyete ve adalet duygularını zedeleyeceği tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Çünki bu ikinci durumda dahi sanığa verilebilecek en az ceza 1 yıl 8 ay hapis cezasıdır. Sonuç cezadan sonra elbetteki bireyselleştirme yapılabilir. Ancak yapılacak bireyselleştirmenin zedelenen adalet duygusunu yeterince onaramayacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Oysa Anayasa Mahkemesinin 19/02/2009 T, 209/24 K sayılı ilamında; ‘Çağdaş ceza hukukunun önde gelen özelliklerinden biri kusurlu sorumluluğu benimsemiş bulunmasıdır. Ceza hukukçularının büyük bir çoğunluğuna göre, bir insan davranışı olmadan suç olmaz, ancak onun bu davranışı nedeniyle ortaya çıkan sonuçtan sorumlu tutulabilmesi için de, o davranışının en azından kusurlu bulunması gerekir. Böylece modern ceza hukuku, objektif sorumluluğu terk ederek ‘kusursuz suç olmaz’ anlayışını ceza hukukunun temel bir ilkesi olarak kabul etmiştir.’

Anayasa Mahkemesinin kararında açıklandığı üzere; objektif sorumluluğu terk ederek herkesi kendi kusurludavranışından sorumlu tutmayı en temel ilke olarak kabul eden 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun, somut olayımızdaki şahsi cezasızlık sebebini görmezlikten gelerek sanığın yaşadığı ızdıraba seyirci kalması düşünülemez
Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, tarafların durumunu yargılama aşamasında gözetleyen yerel mahkemenin, sanığın olaydan sonraki davranışlarını, olayın sonuçlanmasından sonra yaşadığı sürece ölenlerin kendisi ile birlikte diğer yakınlarının üzüntülerini, ağır yaralanan eşi ile çocuklarının yüzlerine baktığında yaşadığı ızdırabı gözeterek buna göre şahsi cezasızlık sebebinden dolayı ölüm ve ağır yaralanmaları gerekçeli kararda tartışarak devre dışı bıraktıktan sonra şikayete konu edilen karşı taraftaki katılanların basit şekilde yaralanmalarından dolayı TCK’nın 89/1 maddesi ile hüküm kurulması iye yetinilmesi gerekirken, bir taraftan şahsi cezasızlık nedeniyle ‘ceza verilmesine yer olmadığına’ karar verilirken diğer taraftan TCK’nın 89/1 maddesi ile uygulama yapılarak hüküm ikiye bölünmüş ise de; TCK’nın 89/1 maddesi ile kurulan hükmün CMK’nın 231/5 maddesi uyarınca açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi nedeniyle temyize tabi kararlardan olmaması ve buna bağlı olarak bu aşamadan sonra belirtilen eksikliğin giderilmesinin mümkün olamayacağı gibi sonuca da etkili olamayacağından; yerel mahkemece verilen sonuç itibarıyla doğru direnme kararının onanmasına karar verilmesi gerekirken, TCK’nın 85/2 maddesindeki hükmün bölünemeyeceğinden bahisle direnme hükmünün bozulmasına dair Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun görüşüne iştirak edilmemiştir. ” düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.

SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 25.09.2014 tarihli ve 255-293 sayılı direnme kararına konu hükmünün, taksirli hareketi neticesi asli kusurlu olarak annesi ve babasının ölümü ile katılanların yaralanmasına neden olan sanık hakkında TCK’nın 22. maddesinin altıncı fıkrasının uygulanamayacağının gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,

2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 16.10.2018 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

 

Yargıtay: Trafik Kazası - Yaralanma - Maluliyet - Rapor - Çelişki
Yargıtay: Trafik Kazası - Hizmet Kusuru - Yargı Yolu - İdari / Adli

Aşağıdaki yazılarımız ilginizi çekebilir!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir